Ülke ekonomileri geliştikçe işlenen suçların niteliği değişmekte, klasik suçlara (cebir ve şiddete dayalı suçlar, cinsel suçlar gibi) oranla ekonomik suçlar artmaktadır.
Klasik suçların birçoğunda ise suçun saiki değişmekte; mesela kan davası veya namusu temizleme gibi saiklerle işlenen cinayetler azalırken, suç çeteleri tarafından gelir elde etmek amacıyla işlenenler artmaktadır.
Gelir elde etme amacıyla işlenen suçlarla mücadelede salt hürriyeti bağlayıcı cezalar yetersiz kalmakta, hapis cezası ile cezalandırılmalarına rağmen suç gelirlerinden mahrum edilemeyen suçlular zamanla organize olarak güçlü suç örgütleri teşkil etme yoluna gidebilmektedir.
Suçların niteliğindeki ve saikindeki değişmeye paralel olarak suç ile mücadele anlayış ve yöntemlerinin de geliştirilmesi gerekmektedir. Ekonomik çıkar amaçlı suçlarla etkin bir mücadele yürütülebilmesi için suçun saiki olan suç gelirinin hangi formda ve nerede olursa olsun bulunabilmesi; fiil, fail ve sonuç arasındaki irtibatın kurulabilmesi gerekir. Suç gelirinin tespit edilebilmesi için ise lüzumlu mali bilgilerin toplanması ve analiz edilmesinin yanı sıra uygun araştırma yöntemlerinin geliştirilmesi şarttır. Eğer suçla mücadele eden kurumlar suç ve suçlu profilindeki değişmeye paralel olarak yöntemlerini geliştiremezse ülkede "suç ekonomisi"nin boyutları artar.
Suçtan gelir elde edilmesiyle ve bu gelirlerin aklanmasıyla mücadele toplumun ekonomik, mali, siyasi, sosyal ve ahlaki yapısını korumak bakımından önemlidir. Bir ekonomide suçtan elde edilen gelirler yaygınlık gösteriyorsa bu durum;
- Ekonomik aktörler arasında rekabet eşitsizliği yaratır. Ekonomik hayatta tersine seçim hakim olur; kurallara uyanlar kaybeder, uymayanlar kazanır.
- Kamu maliyesini zayıflatır. Çünkü verginin gerektiği ölçüde ve adaletli bir biçimde toplanması mümkün olmaz. Ayrıca güvenlik harcamaları da artar.
- Kirli para sahipleri kendilerine siyasetçi, bürokrat ve işadamları arasından yandaşlar bulmak arayışı içine girer. Bu ilişkiler siyaseti, bürokrasiyi, ekonomiyi ve giderek bütün toplumu kirletir.
- Suç çeteleri, toplumun meşru güçlerinin dolduramadıkları iktidar alanlarını doldurur.
- Kamu ekonomisinde "kamusal mal" sayılan ahlâk, özellikle ticaret ahlâkı bozulur.
Ahlâkın bozulması ekonomik sistemin işlem maliyetini artırır bu suretle ekonomik etkinsizliğe yol açar.
- Yukarıda kısaca özetlenen hususlar nihai tahlilde siyasi, idari, adli ve iktisadi karar mekanizmalarının işleyişinde zafiyete ve yanlışlığa ve giderek toplumsal yozlaşmaya yol açar.
İşte bu ve benzeri sebeplerle; rekabetçi bir ekonomi, temiz bir siyaset ve kamu idaresi, sağlam bir sosyal yapı oluşturulmak isteniyorsa suç gelirleriyle ve suç gelirlerinin aklanmasıyla etkin bir şekilde mücadele edilmelidir.
Bu bağlamda ülkemizde aklama suçu ile mücadele konusunda oluşan ulusal bilincin ve uluslararası yükümlülüklerimizin bir gereği olarak çıkarılan 13/11/1996 tarihli ve 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunla "karapara" kavramı ile "karapara aklama suçu" hukuk sistemimize dahil edilmiş ve Maliye Bakanlığı teşkilat yapısı içerisinde Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı kurulmuştur.
Bugün gelinen noktada inceleme, soruşturma ve yargı süreçlerinin çok uzun zaman alması, soruşturmaların adli ve mali boyutunun eşzamanlı yürütülememesi, bu süreçlerde ihtiyaç duyulan veri ve bilgi alt yapısının eksikliği ve uluslararası bilgi değişiminde yaşanan zorluklar suçla mücadelede zafiyet yaratmıştır.
Ayrıca, aklama suçu ile mücadelede önleyici tedbirlerin başarıyla uygulanabilmesi mali sektörle yakın işbirliği yapılmasını gerektirmektedir. Ancak, 4208 sayılı Kanunda yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getiren gerçek ve tüzel kişilere hukuki ve cezai koruma sağlayan ve bu kişilerin kimliklerinin açıklanmasını yasaklayan hükümler bulunmaması bu işbirliğini zayıflatmış ve mali sektörden beklenen düzeyde şüpheli işlem bildirimi alınamamasının nedenlerinden biri olarak görülmüştür.
Uluslararası ekonomik ve finansal ilişkilerin daha önceki dönemlerle mukayese edilemeyecek derecede artması ve teknolojinin sağladığı imkanlar nedeniyle ülke sınırlarını aşan aklama tekniklerinin kullanılması, aklamayla mücadele konusunda ülkeleri daha yoğun bir şekilde işbirliği yapmaya yöneltmiştir. Bunun sonucunda uluslararası düzeyde yapılan ikili ve çok taraflı andlaşmalarla uluslararası işbirliği ve dayanışma güçlendirilmiştir.
Bu konudaki ilk uluslararası belge Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin 27/6/1980 tarihli toplantısında kabul edilen R(80)10 sayılı Tavsiye Kararıdır. Türkiye'nin 16/1/1996 tarihinde onayladığı "Uyuşturucu ve Psikotrop Maddeler Kaçakçılığına Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi" (Viyana Konvansiyonu) ile 26/2/2003 tarihinde onayladığı "Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi" (Palermo Konvansiyonu) ise milletlerarası ceza hukuku alanında bu tarihe kadar benimsenmiş kapsamlı uluslararası sözleşmelerdir.
G-7 ülkelerinin Temmuz 1989'da yapılan zirve toplantısında da suç gelirlerinin aklanması ile mücadele konusunda ulusal hukuk sistemlerinin geliştirilmesi, mevzuatların uyumlaştırılması, mali sistemin rolünün güçlendirilmesi ve üye ülkeler arasında sürekli bir işbirliğinin tesis edilmesi amacıyla Mali Eylem Görev Grubu (Financial Action Task Force-FATF) kurulmuştur.
Türkiye'nin 1991 yılında üye olduğu FATF'nin 1990 yılında yayınlanan üye ülkeleri bağlayıcı nitelikteki (40) Tavsiye Kararı, yeni aklama teknik ve metotlarının gelişmesi üzerine 1996 ve 2003 yıllarında gözden geçirilerek yenilenmiştir. Diğer taraftan FATF'nin 2001 yılında yayınlanan (8) Özel Tavsiye Kararı ile terörizmin finansmanının suç haline getirilmesi öngörülmüştür. FATF, 22 Ekim 2004 tarihinde, kuryeler aracılığı ile para nakli konusunu düzenleyen 9 uncu Özel Tavsiyeyi yayınlamıştır. Revize edilen (40) Tavsiye Kararı ile (9) Özel Tavsiye Kararı ülkelerin gerek aklama suçu gerekse terörizmin finansmanıyla mücadele konusunda almaları gereken önlemleri içermektedir.
Ulusal gereklerin yanı sıra uluslararası düzenlemeler de göz önünde bulundurularak hazırlanan Kanun ile suçla mücadelede mali sektörle işbirliğinin güçlendirilmesi, güçlü bir bilgi-veri sistemi kurulması, bu suretle mali bilgilerden hareketle suça ve suçluya ulaşılması, yükümlülüklere uyumun takibinde etkinlik ve uluslararası gelişmelere uyum sağlanması hedeflenmektedir.
Aklama suçunun cezalandırılması ve soruşturulması konusunda temel ceza ve usul kanunlarının uygulanması esası benimsendiğinden Kanunda bu yöndeki düzenlemelere yer verilmemiştir. Zira 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda, 4208 sayılı Kanunun 2 nci maddesinde yer alan "karapara" ve "karapara aklama suçu" tanımına karşılık gelmek üzere "suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama" başlıklı 282 nci madde düzenlenerek, aklama suçu özel bir kanundan genel ceza kanununa alınmıştır. Aklama suçunun soruşturulması ve kovuşturulmasına ilişkin hükümler ise 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenmiş bulunmaktadır.
Aklama suçu ile mücadelede kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi ve daha etkin olunabilmesini teminen uygulanacak usul ve esaslara ana hatları itibarıyla aşağıda yer verilmiştir.
Kanunda Mali Suçları Araştırma Kurumu, suç gelirlerinin aklanmasının önlenmesi konusunda görevli ve yetkili kılınmıştır. Kurumun düzenleme, denetleme, koordinasyon ve veri toplama-analiz fonksiyonlarının ifasında ihtisaslaşma ve etkinlik sağlanması hedeflendiğinden buna imkan veren bir kurumsal yapı öngörülmüş ve bu sebeple Maliye Bakanlığının bağlı kuruluşu şeklinde teşkilatlandırılması yoluna gidilmiştir.
Suç gelirlerinin aklanmasıyla mücadeleye önemli katkıları bulunan ve Kanunda "yükümlü" olarak tanımlanan gerçek ve tüzel kişilerin yükümlülüklerini yerine getirmelerinden dolayı hukuki ve cezai bakımdan hiçbir şekilde sorumlu tutulamayacakları ve şüpheli işlem bildiriminde bulunanların kimliklerinin, mahkemeler dışında, üçüncü kişi, kurum ve kuruluşlara bildirilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
Yükümlüler ve yükümlüler dışındaki kamu kurum ve kuruluşlarından, belirlenecek usul ve esaslar dahilinde devamlı bilgi istenebileceği öngörülmüş, ayrıca kanunları veya faaliyet konuları gereğince, ekonomik olaylara, servet unsurlarına, vergi mükellefiyetlerine, nüfus bilgilerine ve yasa dışı faaliyetlere ilişkin kayıt tutan kamu kurum ve kuruluşlarının bilgi işlem sistemlerine Başkanlıkça erişim sağlanmasına ilişkin yasal alt yapı oluşturulmuştur. Bu düzenlemelerle hızlı ve güvenli bir bilgi akışının olduğu kapsamlı bir veri tabanı oluşturulması ve verilerin hızlı ve isabetli bir biçimde analizi ve değerlendirilmesi suretiyle suçla mücadeleye yönelik mali araştırmaların en kısa sürede sonuçlandırılması amaçlanmıştır.
Yükümlülük denetimlerinin herhangi bir Kanunla verilmiş yetkiye dayanarak yükümlüler nezdinde inceleme ve denetim görevi yürüten denetim elemanları vasıtasıyla gerçekleştirilmesi öngörülmüş, böylece yükümlülük denetimi gerçekleştirecek birimlerin kapsamı genişletilerek yükümlülüklere uyumun takibinde kurumsal kapasite güçlendirilmiştir.
4208 sayılı Kanunda tüm yükümlülük ihlalleri için hürriyeti bağlayıcı ceza öngörülmüştür. Aklama suçunu önlemeye yönelik tedbirlerin alınmamasının bir yaptırımı olarak getirilen yükümlülüklere aykırı davranışın cezası, aklama suçunun yaptırımıyla karşılaştırıldığında ceza adaleti yönünden adil olmadığı tartışmasına yol açmıştır. Ayrıca adli sürecin uzun olması, cezanın ertelenebilmesi gibi hususlar yaptırımın etkinliğini azaltmıştır. Bu itibarla yükümlülüğe aykırı davranışların cezalandırılmasında ikili bir ayrıma gidilmiş ve bazı yükümlülüklere ilişkin olarak idari para cezası uygulaması benimsenmiştir.
Diğer taraftan terörle mücadele amacını güden mevzuatta terörizmin finansmanını açıkça suç sayan düzenlemeler bulunmadığından 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda değişiklik yapılarak teröre maddi destek ve kaynak sağlanması da suç olarak tanımlanmıştır.