Yürütme maddesidir.
yasemin / Alt Komisyon Raporu Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonu 17/05/2013 Esas No: 2/1524 PLAN VE BÜTÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA Komisyonumuzun 15.05.2013 tarihinde yaptığı 39 uncu birleşiminde, 2/1524 esas numaralı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifinin” görüşmelerine başlanmıştır. Kanun teklifinin geneli üzerinde görüşmeler başlamadan önce söz konusu teklifin daha ayrıntılı olarak incelenmesini teminen öncelikle bir alt komisyon kurulmasına karar verilmiştir. Alt Komisyonun, 15.5.2013 ve 16.5.2013 tarihlerinde Maliye Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gelir İdaresi Başkanlığı, Devlet Personel Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, Sermaye Piyasası Kurulu, Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu, Emniyet Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Türkiye Belediyeler Birliği, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK), Türkiye Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler Odaları Birliği (TÜRMOB), Bira ve Malt Üreticileri Derneği, Ankara Barosu ve Kayseri Barosu temsilcilerinin katılımlarıyla yapmış olduğu toplantılarda kanun teklifi değerlendirilmiş ve metinde aşağıdaki değişiklikler yapılmıştır:
Teklifin;
- Çerçeve 1 inci maddesi aynen kabul edilmiştir.
- Çerçeve 2 nci maddesi; alkollü içkilerin satışı, reklamı, tanıtımı ve pazarlanmasına yönelik olarak maddenin daha açık bir şekilde ifade edilmesi ve uygulamada ortaya çıkabilecek tereddütlerin veya aksaklıkların giderilmesi amacıyla yeniden düzenlenmek suretiyle kabul edilmiştir.
- Çerçeve 3 üncü maddesi; madde ile öngörülen ceza hükümlerinin daha adil, uygulanabilir, işlenen fiile göre ölçülü ve caydırıcı olması amacıyla yeniden düzenlenmek suretiyle kabul edilmiştir.
- Çerçeve 4 üncü maddesi; alkollü içkilerin satışına yönelik olarak resmi makamlardan alınması öngörülen belge ve ruhsatlara yönelik düzenlemelerin daha açık bir şekilde ifade edilmesi ve uygulamada ortaya çıkabilecek tereddütlerin ve mağduriyetlerin giderilmesi ve alkollü içkilerin satış yapılabileceği yerlere ilişkin sınırların belirlenmesi amacıyla yeniden düzenlenmek suretiyle kabul edilmiştir.
- Çerçeve 2 nci ve 4 üncü madde kapsamında yapılması öngörülen düzenlemelere paralel olarak geçiş sürecine ilişkin uygulamada ortaya çıkabilecek aksaklıkların giderilmesi ve mevcut işletmelerin herhangi bir mağduriyet yaşamamasına yönelik 8/6/1942 tarihli ve 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanununa geçici madde eklenmesini amaçlayan bir düzenleme, yeni çerçeve 5 inci madde olarak kabul edilmiştir.
- Yapılan değişikliklere paralel olarak mevzuatta ortaya çıkabilecek herhangi bir çelişkiye veya mükerrerliğe sebebiyet verilmemesini amacıyla bazı hükümlerin yürürlükten kaldırılmasını öngören bir düzenleme, yeni çerçeve 6 ncı madde olarak kabul edilmiştir.
yasemin / - Çerçeve 5 inci maddesi; çerçeve 7 nci madde olarak aynen kabul edilmiştir.
- 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 151 inci maddesinin birinci fıkrasının (3) numaralı bendinde yapılan değişiklikle, bilgi istemekten imtina edememenin istisnaları arasında sayılan avukat-müvekkil gizliliğinin kapsamının açıklığa kavuşturulmasını ve avukatların bu sıfatları dışındaki sıfatları dolaysıyla muttali oldukları ahval ve hususların istenebileceğini öngören bir düzenleme, yeni çerçeve 8 inci madde olarak kabul edilmiştir.
- 213 sayılı Kanunun 1 inci maddesinde yer alan şümul dikkate alınmaksızın Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmaların bilgi değişimi hükümleri kapsamında bilgi toplanmasını amaçlayan bir düzenleme, yeni çerçeve 9 uncu madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 6, 7 ve 8 inci maddeleri; çerçeve 10, 11 ve 12 nci maddeler olarak aynen kabul edilmiştir.
- Çerçeve 9 uncu maddesi; mazbut ve mülhak vakıflar ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait olanlar hariç olmak üzere mülkiyeti kamu kurum ve kuruluşları ile Hazineye ait taşınmazların üzerindeki cami ve mescitler ile Kur’an kurslarının bir kısmında veya eklentisinde bulunan ve ticari faaliyetlerde kullanılan yerlerden elde edilecek gelir ve giderlere ilişkin usul ve esasların belirlenmesini teminen yeniden düzenlenmiş ve çerçeve 13 üncü madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 10, 11, 12 ve 13 üncü maddeleri; çerçeve 14, 15, 16 ve 17 nci maddeler olarak aynen kabul edilmiştir.
- Çerçeve 14 üncü maddesi; uluslararası andlaşmalarla kurulan üniversitelere yönelik olarak Türkiye’den giden öğretim üyelerinin 5 yıla kadar Türk Cumhuriyeti ve Akraba Topluluklarındaki üniversitelerde görev yapabilmelerini teminen maddenin yeniden düzenlenmesi suretiyle çerçeve 18 inci madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 15 inci maddesi; yükseköğretim kurumlarının kadro ihdaslarına ilişkin çalışmaların ileride daha kapsamlı bir şekilde düzenlenmesi amacıyla teklif metninden çıkarılmıştır.
- Anayasa Mahkemesinin 29/11/2012 tarihli ve 2012/106 Esas, 2012/190 sayılı Kararı çerçevesinde 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 36 ncı maddesinin yeniden düzenlenmesi; sürücü belgesi olmaksızın araç kullananlara karşı uygulanacak idari yaptırımlara ilişkin esasları belirleyen bir düzenleme, yeni çerçeve 19 uncu madde olarak kabul edilmiştir.
- Anayasa Mahkemesinin 29/12/2011 tarihli ve 2010/104 Esas, 2011/180 sayılı Kararı çerçevesinde 2918 sayılı Kanunun alkol, narkotik veya psikotrop maddelerinin etkisi altında araç sürme yasağına ilişkin idari yaptırımların tekrar belirlenmesini amaçlayan bir düzenleme, yeni çerçeve 20 nci madde olarak kabul edilmiştir.
- 2918 sayılı Kanunda yapılması öngörülen idari yaptırımlara ilişkin değişikliklere paralel olarak mevzuatta herhangi bir çelişkiye sebebiyet verilmemesini amaçlayan bir düzenleme, yeni çerçeve 21 inci madde olarak kabul edilmiştir.
yasemin / - Çerçeve 16 ncı maddesi; kamulaştırılmaksızın kamu hizmetlerine ayrılan taşınmazların bedel tespiti konusunda yapılacak ödemeler için ilgili idarenin yılı bütçe imkanlarının yeterli olmaması halinde ödemelerin sonraki yıllarda da yapılabilmesini teminen kanun teklifi ile 4/11/1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun değiştirilmesi öngörülen geçici 6 ncı maddesinin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde geçen “malik veya temsilcinin talebi üzerine” ibarelerinin teklif metninden çıkarılması suretiyle çerçeve 22 nci madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 17 nci maddesi; çerçeve 23 üncü madde olarak aynen kabul edilmiştir.
- Şehir içi raylı ulaşım sistemleri, metro, tramvay, teleferik, telesiyej ve funiküler ile bunların hatları, istasyonları, yolcu terminalleri ve durakları ve bu iş ve işlemlerle ilgili tesisler ile eklenti veya bütünleyici parçalarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığına devir işlemlerinin 31/12/2023 tarihine kadar KDV’den müstesna tutulmasını sağlayan bir düzenleme, yeni çerçeve 24 üncü madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 18 inci maddesi; çerçeve 25 inci madde olarak aynen kabul edilmiştir.
- Çerçeve 19 uncu maddesi; teklif metninden çıkarılmıştır.
- Çerçeve 20 nci maddesi; 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 83 üncü maddesi uyarınca Yatırımcı Tazmin Merkezini idare ve temsil eden Kurul Başkan ve üyelerine kamu iktisadi teşebbüsleri ve bağlı ortaklıkların yönetim kurulu başkan ve üyeleri için belirlenen tutarda ayrıca net ücret ödenmesine imkan veren bir düzenlemenin madde metnine eklenmesi suretiyle çerçeve 26 ncı madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 21 inci maddesi; uygulamada karşılaşılabilecek tereddütlerin giderilmesini teminen değiştirilmiş ve çerçeve 27 nci madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 22 nci maddesi; teklif metninden çıkarılmıştır.
- Çerçeve 23 üncü maddesi; cezai yaptırıma alt sınır getirilmesi suretiyle değiştirilerek çerçeve 28 inci madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 24 üncü maddesi; madde ile yapılması öngörülen düzenlemenin ileride yapılacak daha bütüncül bir çalışmada ele alınmasının yararlı olacağı düşüncesiyle teklif metninden çıkarılmıştır.
- Çerçeve 25 ila 27 nci maddeleri; çerçeve 29 ila 31 inci maddeler olarak aynen kabul edilmiştir.
- Çerçeve 28 inci maddesi; varlık kiralama şirketleri tarafından ilgili taşınmazların üçüncü kişi veya kurumlara satılmasına yönelik olarak uygulamada ortaya çıkabilecek aksaklıkların giderilmesini teminen yeniden düzenlenmesi suretiyle çerçeve 32 nci madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 29 uncu maddesi; Teklifle, “Türkiye Yeşilay Cemiyeti” adıyla bir vakfın kurulmasına ilişkin düzenlemenin 11/10/2011 tarihli ve 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname yerine doğrudan Teklif bünyesinde yer alması ve vakfın kuruluşuna ilişkin hususların yeniden düzenlenmesi suretiyle çerçeve 34 üncü madde olarak kabul edilmiştir.
- Çerçeve 30 uncu maddesi; çerçeve 33 üncü madde olarak aynen kabul edilmiştir.
yasemin / - Yürürlüğe ilişkin çerçeve 31 inci maddesi; madde numaralarının değişmesi nedeniyle redaksiyona tabi tutulmak suretiyle 35 inci madde olarak kabul edilmiştir.
- Yürütmeye ilişkin çerçeve 32 nci maddesi; 36 ncı madde olarak aynen kabul edilmiştir.
Metnin tamamı kanunların hazırlanmasında uygulanan esas ve usuller çerçevesinde redaksiyona tabi tutulmuştur.
Raporumuz, Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanlığına arz olunur.
Başkan Üye Üye Süreyya Sadi Bilgiç Cahit Bağcı Adil Zozani Isparta Çorum Hakkari (Muhalefet şerhi var) Üye Üye Üye Aydın Ağan Ayaydın Ahmet Öksüzkaya Recai Berber İstanbul Kayseri Manisa (Muhalefet şerhim vardır) Üye Erkan Akçay Manisa (Muhalefet şerhim vardır) yasemin / KARŞIOY YAZISI Artık bir AKP klasiği haline gelen “torba” düzenlemelerden biri olan 2/1524 esas numaralı Kanun Teklifi, birbiriyle ilgisiz, çok farklı alanlara yönelik pek çok hüküm içermektedir. Alkol tüketiminden Mera Kanununa, mali müşavirlik mevzuatından Kamulaştırma Kanununa, üniversitelere kadro ihdasından özel tüketim vergisine, AİHM başvurularından harçlara kadar uzanan 30 maddelik, yaklaşık 20 kanun ve kanun hükmünde kararnamede değişiklik, yenilik öngören bir teklif için “torba” nitelemesi bile hafif kalabilecektir.
Elbette ki, ilgisi, bilgisi ve hassiyetleri çerçevesinde ve kendi iradesiyle her milletvekili kanuni düzenleme teklifinde bulunabilir. Bu bir milletvekilinin en doğal hakkıdır ancak bu düzenlemede olduğu üzere, böylesine kanun teklifleri AKP milletvekillerinin her alana yayılan bilgi ve yetkinliği hayranlık uyandırmaktadır.
Ancak kanun teklifi şeklindeki düzenlemelerin belki de en büyük dezavantajı düzenlemelerle ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının görüşünün bulunmamasıdır. Ancak bu durumun AKP açısından avantaj olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır ki, ısrarla bu yol izlenmektedir. AKP kendi istediği düzenlemeleri yasalaştırmak amacıyla kamu kurumlarını by-pass etmek için bu yolu izlemekte, kanuni düzenlemeler sıklıkla teklif olarak komisyon gündemine getirilmektedir.
Defalarca ve ısrarla belirttiğimiz, sağlıklı ve doğru olmadığı aşikar olan bu yasama usulünün sakıncalarını bu düzenlemede de bizzat görmüş bulunmaktayız. Zira kanun teklifi alt komisyonda görüşülürken, komisyonda görevli milletvekillerine sanki bir kanun tasarı imiş gibi ilgili kamu kurumlarının yetkilileri tarafından anlatılmış, teklif sahibi milletvekili arkadaşlarımız dahi çoğu kez altına imza attığı hükmün anlam ve sonuçlarını bizler gibi, komisyon görüşmeleri sırasında ilgili bürokratlardan dinlemiştir. Hatta ilgili bürokratların “bu düzenlemeyle şunu istiyoruz, şunu amaçlıyoruz.” şeklindeki ifadelerine tanık olunmuştur.
Alt komisyon üyeleri olarak, getirilmek istenen kanuni düzenlemeye ilişkin bilgi ve açıklamaların, teklif sahiplerinden olması gerektiği ve içinde bulunulan durumun AKP’nin yasama tekniğine gösterdiği özeni ifade ettiği vurgulanmıştır. Kuşkusuz, yasama usulünde böylesi yollara başvurmak şık olmadığı gibi, bizzat kanun teklifi sahiplerini de pek çok hüküm görüşülürken zor durumda bırakmaktadır.
Teklifin içeriği ve esaslarına gelindiğinde ise, alkollü içki satışı ve tüketimine ilişkin hükümlerin bu Teklifin en çarpıcı yönleri olarak basına yansıdığını görmekteyiz. Zira Teklifteki düzenlemelerle alkollü içkilerin satışı ve tüketimine ilişkin yasaklar iyice genişletilerek, alkol satışı, tüketimi neredeyse fiilen imkansız hale getirilmek istenmektedir.
Burada öncelikle belirtilmesi gereken husus Teklifin hükümlerinden ziyade zihniyetidir. Teklifin zihniyeti istemediği bir yaşam tarzını örtülü veya dolaylı yollarla ortadan kaldırmaya yönelik yasakçı, dayatmacı anlayıştan ibarettir. Böyle bir anlayışa iştirak etmek demokrasi adına mümkün değildir.
Alkol kullanmamak, alkol kullanımına her türlü yasak getirme hakkını vermemektedir. Elbette ki, devlet anayasal görevinin gereği olarak gençlerimizi kötü alışkanlıklardan koruyacaktır. Ancak bu koruma ödevi insanlara yaşam tarzı dayatma arzusunun kamuflajı haline getirilmemelidir.
AKP İktidarınının bugüne kadar alkol satışı ve tüketimine ilişkin olarak vergi artışından tutun, sınırlama getirmesine kadar yaptığı tüm bu düzenlemeler, topluma tek tip bir yaşam tarzı empoze etmenin birer aracı olmuştur. AKP İktidarı bu çizgisiyle yasalar ve yasaklar eliyle toplumsal yaşamı belirlemek isteyen, onu istediği gibi dizayn etme arzusundaki bir iktidar görüntüsü çizmektedir.
Gökhan / Tarihsel olarak baktığımızda, bu coğrafyanın kültürünü de, mayasında bulunan hoşgörü ve saygı anlayışı çerçevesinde, farklılıklar ve çeşitlilikler rahatsızlık kaynağı değil, zenginlik olarak görülmüştür. Oysa topluma tek tip bir yaşam tarzı dayatmak, bunu yaparken sayısal çoğunluğa güvenmek köhne, devri geçmiş zihniyetlerin yanlış ve zamanın ruhuna aykırı heveslerinden başka bir şey değildir. Artık günümüz iktidar anlayışında çoğunlukçuluk dönemi bitmiş, çoğulculuk dönemi başlamıştır. Bugün artık çoğunluğun talepleri kadar azınlığın tercihleri de dikkate alınmakta, gözetilmektedir.
Bireysel hak ve özgürlüklere saygı, günümüz dünyasının olmazsa olmazıdır. Nasıl ki hiç kimse içki içmeye zorlanamaz ise, aynı şekilde hiç kimse içki içmemeye de zorlanamaz. Aksi halde sizin ortadan kaldırdığınız şey içki değil, bireyin özgür iradesi olacaktır.
Burada dile getirilmek istenen mesele alkol tüketilip tüketilmemesi değildir, bireysel hak ve özgürlüklere müdahale edilmesidir. Kesinlikle “herkes alkol tüketsin, her yerde alkol satılabilsin, gençler içecek olarak alkolü kullansın” yaklaşımı değildir. Alkolün zararı yaşam tarzı dayatmasının kılıfı olmamalıdır ki, meselenin özü budur.
İşte böylesine sıkıntılı bir zihniyet ve yaklaşımla hazırlandığı anlaşılan alkol düzenlemesine ilişkin hükümleri ele aldığımızda da teşhisimizin ne kadar doğru olduğu anlaşılmaktadır. Zira Teklif orijinal haliyle yasalaştığında, alkollü bir içki indirimli dahi satılamayacak, günlük hayatta kişiler arasında hediye konusu dahi olamayacak, her türlü spor faaliyetinin bulunduğu alan yasak alana dönüşecek, halihazırda alkollü içki satışı ve sunumuyla iştigal eden işletmeler kapılarına kilidi vuracak, kısacası alkollü içki üreticisi de tüketicisi de yaşam hakkı bulamayacaktır.
Alt komisyon aşamasında gerek muhalefet partilerinin, gerekse de sektör temsilcilerinin bırakınız bireysel hak ve özgürlükler, günlük yaşam gerçekleri ve ticari hayatın gerçeklerine yönelik olarak Teklif metnine getirdiği pek çok eleştiri karşısında ne Teklif sahibi arkadaşlar, ne de Teklifin gizli ve asıl sahibi görüntüsü çizen bürokrasi tatminkar yanıtlar verememiş, çoğu kez eleştirilere hak vererek bazı hükümler değiştirilmiştir. Bu bağlamda, alt komisyon çalışmalarının demokratik, katılımcı ve mümkün olduğu kadar uzlaşması geçtiğini özellikle vurgulamak gerekmektedir.
Getirilmek istenen düzenleme karşısında yapılan haklı, tutarlı ve gerçekçi öneriler neticesinde Teklifi sorunlu birçok alanı biraz olsun düzeltilmiş, mümkün olduğunca ve AKP kulak verdiğince makul hale getirilmiştir. Büyük çaba ve emekler sonucunda yürütülen çalışmalarımızın maalesef dikkate alınmadığı bazı sorunlu alanlar da hala Teklif metninde mevcudiyetini korumuştur.
Teklifte alkollü içkilerin her türlü reklam ve tanıtımı yasak hale getirilmişti. Böylesi bir durum o kadar geniş bir alanı yasaklamaktaydı ki bir firma ürettiği ürünü kendi bayilerine dahi tanıtamayacak duruma gelmekte, alkollü içeceklere yönelik fuarlar dahi yasaklanmaktaydı. Yapılan değişiklikler ile reklam ve tanıtım yasağı “nihai tüketicilere” yönelik bir yasak olarak hafıfletildiği gibi, ulusal ve uluslararası ihtisas fuarları kapsam haricinde tutulmuştur.
Yine Teklife göre alkollü içkiler hiçbir şekilde hediye edilemeyeceği gibi, indirimli satılamayacaktı. Bu katı, insanların günlük hayatına bu denli karışan ve de ticari hayata aykırı düzenleme de hafıfletilmiştir. Hediye yasağı alkollü içecek üreten firmalarla sınırlanırken, indirimli satış yasağı gibi ticari hayatla ve özgürlüklerle ters olan hüküm ise çıkarılmıştır. Ancak maalesef firmalara yönelik kendi ürettiği ürünü promosyon, eşantiyon olarak dağıtamamaya dair katı yasak mevcudiyetini korumaktadır.
Gökhan / Teklifte yer alan ve kendisine içki satışının ve sunumunun yasaklandığı “çocuk” ibaresi ise “çocuk” kelimesinin hukuki karşılığının ne olduğuna ilişkin tartışmalar nedeniyle, doğru bir yaklaşımla 18 yaşını doldurmamış kişi olarak değiştirilmiş olmakla birlikte, içki satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları arasında kapıdan kapıya en az yüz metre uzaklığın bulunması zorunlu tutulmuştur. Oysa örgün eğitim üniversiteyi de kapsamaktadır.
Yine öğrenci yurdu üniversite öğrencilerine de yönelik olabilecektir. Dershaneden kasıt nedir, belirsizdir. Örneğin KPSS’ye hazırlık dershanesine üniversite mezunları gitmektedir. Dolayısıyla Teklifin ana amacı her ne kadar 18 yaşının doldurmamış olanlara içkinin özendirilmemesi, onların içkiden uzak tutulması ise de bu tür hükümlerle yasaklar, 18 yaşından büyük olan üniversite öğrencilerine hatta üniversite mezunlarına dahi uzanmaktadır.
Teklifte 18 yaşını doldurmamış kişilerin alkollü içkilerin üretiminde, pazarlanmasında ve satışında istihdam edilemeyeceğine yönelik kapsamlı yasak, eğitim amaçlı çalışmaların kapsam dışına çıkarılması suretiyle daha makul hale getirilmiştir. Böylelikle örneğin, turizm otelcilik lisesinde öğrenci olan birinin eğitim faaliyeti yasak kapsamı dışına çıkmıştır.
Teklifte yer verilen bir diğer hüküm ise Türkiye’de üretilen veya ithal edilen alkollü içkilerin ambalajları üzerine, alkol ürünlerinin zararlarını belirten Türkçe yazılı uyarılar veya mesajlar konulmasıydı. Oysa Türkiye’de üretilen her ürün iç pazara sunulmadığından, dış piyasaya da arz edilebildiği için ihraç amaçlı üretilenler kapsamın dışına çıkarılmıştır.
Teklifte yer alan “Alkollü içkilerin sunum izni verilen yerlerde açık olarak tüketilebileceği ve dışarıda tüketilmek üzere alkollü içki satışı yapılamaz.” Hükmü çok muğlak ve geniş bir yasak alanını ifade etmekteydi. Zira “dışarıda” tüketilmek üzere alkol satılamaz dendiği zaman “dışarı” kelimesi hemen her yeri kapsamaktadır. Ayrıca kimi işletmeler, dükkanlarının önüne belediyeden izin alarak, masalar koymuş, buraları da kullanmaktadır. İşte alt komisyonda “dışarıda” ibaresi tesis sınırları dışında şeklinde değiştirilerek bu sakıncaların önüne geçilmiştir. Böylelikle kendi işletmesinin önüne, örneğin kaldırıma masa koyan bir firma faaliyetine devam edebilecektir.
Teklifte öğrenci yurtları, sağlık hizmeti verilen yerler, spor faaliyetinde bulunulan yerler, her türlü öğretim ve eğitim kurumları, kahvehane, kıraathane, pastane, bezik ve briç salonları ile akaryakıt istasyonlarının mağaza ve lokantalarında alkollü içkilerin satışı yapılamayacağı yönündeki düzenlemeler çok kapsamlı ve geniştir. Spor faaliyeti dendiği zaman oturduğu apartmanın altında spor tesisi bulunan biri açısından içki kullanmak yasak hale gelmekteydi. Bu eleştiri ve uyarılar çerçevesinde düzenleme “spor kulüplerinin spor müsabakası yapılan yerleri (vip locaları hariç)” şeklinde değiştirilmiştir. Ayrıca, her türlü eğitim ve öğretim kurumu dendiği zaman işin içine üniversiteye hazırlık dershanesinden tutun sürücü kursuna, dikiş kursundan mesleki eğitim kurslarına kadar geniş bir yasaklama alanı ortaya çıkmaktadır.
Teklifte ve alt komisyon çalışmalarında AKP, ısrarla içki satış ruhsatının mülki idareler tarafından verilmesini savunmuştur. Alkollü içki satmak isteyen bir kişi belediyeden işyeri açma ruhsatı alacağı gibi, içki ruhsatı için de valilik/kaymakamlığa gidecektir. Oysa şu an işyeri açma ruhsatını belediyeden alan bir kişi içki satmak için Esnaf odasından, ticaret odasından içki ruhsatını alabilmektedir. Zira içki satış ruhsatı verme konusunda yetkili olan Tütün ve Alkollü Piyasalar Düzenleme Kurumu, mevcut mevzuatın kendisine verdiği yetkiye dayanarak Odalarla anlaşma yapmıştır. Ve komisyon görüşmeleri sırasında gerek Kurumun gerekse de Oda temsilcilerinin ifadesinden şu anki sistemde hiçbir sorun olmadığı, işlerin iyi ve sorunsuz bir şekilde yürütüldüğü anlaşılmıştır. Buna rağmen AKP’li üyeler, ısrarla ruhsatın mülki idare tarafından verilmesini talep etmektedir.
Gökhan / Böylesi bir durum karşısında bu ısrar akıllara tek bir şey getirmektedir ki o da, Hükümetin emrindeki vali ve kaymakamlar vasıtasıyla içki satış ruhsatlarının verilmemesini sağlamak arzusudur.
Yani AKP çoğu zaman yaptığını yine tekrarlamakta, zihnin arkasındaki asıl amacı hayata geçirmek için kendine yapay yollar yaratmak istemektedir.
Teklifteki düzenlemelerden biri içki satışının yapıldığı yerler ile örgün eğitim kurumları ve dershaneler, öğrenci yurtları arasında kapıdan kapıya en az yüz metre uzaklığın bulunması zorunluluğudur. Bu son derece katı ve geniş yasağa ilişkin tek olumlu yön, turizm belgeli işletmelerin bu kapsam dışında tutulmasıdır. Zira aksi halde ülkenin turizm potansiyeli darbe alacağı gibi, turistik tesislere yatırım yapan, orada çalışan kişiler ciddi anlamda mağduriyet yaşayacaktı.
Bununla birlikte, bu uygulama hala mağduriyet yaşatmaya fazlasıyla elverişlidir. Alt komisyon çalışmalarındaki ısrar ve hassasiyetlerimiz sonucunda, her ne kadar “yüz metre kuralı” şu an itibarıyla ruhsat almış işletmeler açısından uygulanmayacak olması sağlanmış ise de, bu yasak ilk fırsatta söz konusu işletmeler açısından da uygulanmak istenmektedir.
Örnek ile değinmek gerekirse, şu an itibarıyla mevcut bir alkollü içki satışı yapan tesisin yanına 2 yıl sonra bir eğitim/öğretim kurumu açıldığında durumu Teklifin ilk halinde muğlakken, getirilen düzenleme ile işletme sahibi devam ettiği sürece ruhsatının geçerli olacağı anlayışı benimsenmiştir.
Ancak bu yeterli değildir. Zira bu işletme sahibi kişi, işletmesini eşine, çocuğuna, ortağına veya üçüncü bir şahsa devrettiğinde tesisin içki satış ruhsatı, kendisinden sonra açılan o eğitim kurumu nedeniyle iptal olacaktır. Yani örneğin, alkollü içki de sunan bir restoranı 3 milyon TL vererek alan şahıs, 2 yıl sonra dükkanı devretmek istediğinde yeni malik orada içki satışı/sunumu yapamayacaktır.
Böyle bir durum o vatandaşın yatırımlarının, emeğinin, parasının buhar olmasıdır. İşte bu tip mağduriyetlerin önlenmesine yönelik görüş ve önerilerimiz AKP’li üyeler tarafından kabul edilmemiştir. Üstelik 100 metre yasağına esas alınan kurum kapsamının genişliğine bakıldığında mağduriyetlerin yaşanması fazlasıyla olası hale gelmektedir.
Teklifte, uyarı mesajlarını taşımayan alkollü içkilerin satışa arz edilemeyeceği ve hiçbir şekilde tanıtım, reklamının yapılamayacağı hükümleri yer almış ancak bunlara dair geçiş dönemleri öngörülmemiştir. Teklif metnine göre yasa yürürlüğe girdiği gün önceden üretilen ve doğal olarak üzerinde uyarı mesajları yer almayan içkiler satılamayacak, alkollü içki firmalarının yaptırdığı ve belediyeye vergisini ödeyerek astırdıkları tabelalar hemen indirilecekti. Zira herhangi bir zaman tanınmamaktaydı. İşte alt komisyon çalışmalarında gerek firmalara, gerekse de satıcılar bu yasaklara adaptasyon açısından süre tanınarak geçiş dönemi öngörülmüştür.
Yine Teklif ile özel aracı kullanırken sigara içmenin men edilmesi gibi sigara yasağının kapsamı genişletilerek, yasağa uymamanın yaptırımları yeniden belirlenmiştir. Teklifte elektronik sigaranın da kapalı alanlarda içilemeyecek olması hükmü de yer almış ancak itirazlarımız üzerine metinden çıkarılmıştır. Zira elektronik sigara Sağlık bakanlığınca zaten tamamen yasak olup, bir nevi yok hükmündedir. Eğer bazı alanlarda elektronik sigaranın da içilemeyeceği hükmü yasalaşırsa elektronik sigara bir yasada yer bulmak suretiyle meşrulaşacağı gibi, diğer alanlarda tüketimi de dolaylı olarak yasal hale gelecektir.
Alkollü içki ve sigara kullanımı dışında Teklifte birbiriyle ilgisiz pek çok hüküm daha bulunmaktadır. Bürokrasiden sipariş edilmiş görüntüsü çizen bu hükümlerin bir kısmı ciddi yanlışlık ve eksiklikler içermektedir. Şöyle ki:
Gökhan / Teklifin 1. maddesi ile Kefalet Sandığı yönetim kurulu başkan ve üyelerine, 5917 sayılı Kanun öncesi (25/6/2009 öncesi) bu görevleri nedeniyle yapılan ödemelerden dolayı bu kişilere ve sorumlulara hakkında borç çıkarılmaması ve çıkarılmış olan borç tutarlarının tahsilinden vazgeçilerek borç takibi işlemine son verilmesi öngörülmektedir.
Kefalet Sandığı, Maliye Bakanlığının bağlı kuruluşu olup, Bakanlıkta görevli yöneticilerden Maliye Bakanınca seçilen üç kişiden oluşan idare heyeti tarafından yönetilmektedir. 25/6/2009 tarihli ve 5917 sayılı Kanunla Kefalet Sandığı Kanununun 1 inci maddesinde yapılan değişiklik yapılmış ve sandığın başkan ve üyelerinin kamu iktisadi teşebbüsleri yönetim kurulu başkanı ve üyeleri için Yüksek Planlama Kurulu tarafından belirlenen aylık ücretten aynı şekilde yararlandırılacağı hükme bağlanmıştır. Ancak 2009 öncesi dönemler için sandığın Başkan ve üyelerine yapılan ödemelerin ise kanuni dayanağı olmayıp, 2489 sayılı Kefalet Kanununa dayalı olarak çıkarılan nizamnameye göre ödeme yapılmıştır.
Bu durumun Sayıştay tarafından tespit edilmesi ve ilgililere borç çıkarılması üzerine bu maddeyle borç ve takip işlemlerinden vazgeçilmesi düşünülmektedir.
Maliye Bakanlığı gibi bir kurumun mantık olarak doğru olabilse de, kanunda açıkça yer almadığı halde çıkarılan bir nizamnameye dayanarak, emsal esasına göre sandık yöneticilerine ödeme yapmış olması ilginç olduğu gibi, bu durumun Sayıştay tarafından tespiti sonrası böyle bir düzenlemeye gidilmesi de o kadar ilginçtir. Evet, angarya anayasal olarak yasaktır ve söz konusu yöneticilere fiilen yerine getirdikleri hizmetleri ve üstlendikleri yönetim sorumluluğu karşılığı olarak ödeme yapılması gerekir. Ancak yapılacak her ödemenin de açık bir kanuni dayanağı olmalıdır. Eğer yoksa da yapılması gereken ilgililerin cezalandırılması iken Teklif ile bu olayın üstü kapatılmakta ve ilgililere af getirilmektedir.
Af düzenlemesi getirilmek isteniyor ise bunun yeri elbette ki, Plan ve Bütçe Komisyonu değil;
Adalet Komisyonudur. Teklif edilen maddenin bu yönüyle Komisyonumuzla ilgisi bulunmamaktadır.
Bu sebeple söz konusu maddenin Teklif metninden çıkarılmasına yönelik olarak vermiş olduğum önerge ise kabul edilmemiştir.
Teklifin 11. maddesi ile bankaların şube açılışlarında şubenin açıldığı ay kesri tam ay sayılmak suretiyle takvim yılının kalan ay süresine isabet eden harç tutarının alınmasına yönelik düzenleme yapılmaktadır.
Düzenleme ile bankaların açtıkları şubeler için ödeyecekleri yıllık harçların, şubenin açıldığı ay dikkate alınarak tahsil edilmesi esasına geçilmektedir. Böylelikle şube açıldıktan sonraki dönem için harç alınması sağlanmaktadır ki bu düzenleme doğru ve adil bir düzenlemedir. Zira bankalar ne zaman açarlarsa açsınlar şubeleri için tüm yılın harcını ödediklerinden, çoğu zaman şube açmaktan kaçınmakta ve şube açılışlarını da geciktirerek, birkaç ay bekleterek yıl sonlarını atlatmayı tercih etmektedir. Bu düzenleme ile artık bunlara gerek kalmayacak, harç da daha hakkaniyetli tahsil edilecektir.
Bununla birlikte, doğru olan bu düzenleme kendi içinde tutarsız ve eksiktir. Tutarsızdır çünkü bankalar şubeleri için açıldığı aya göre harç ödeyecekken Merkezleri için ay esası dikkate alınmayacaktır. Örnek verilecek olursa; X bankası Kasım ayında şube açarsa 2 aylık harcı, yıllık harcın altıda birini ödeyecektir. X bankası Kasım ayında kurulduğunda ise yıllık harcın tamamını ödeyecektir. Kanımca bu tutarsızlığın sebebi banka merkezleri için alınan harcın yüksekliğidir. Ama ne olursa olsun tutarlı olmanın getirisi daha büyüktür.
Gökhan / Yine, düzenleme eksiktir çünkü banka şubesi açıldığı aya göre yıllık değil aylık harçlandırılırken ve bu doğruyken örneğin bir özel okul, özel dershane, sürücü kursu, mali müşavirlik ofisi ve daha pek çok bu konumdaki mükellef ne zaman faaliyete başlarsa başlasın harcı yıllık olarak tam ödeyecektir.
Bu açıdan banka şubeleri için getirilen bu doğru düzenlemeyi tüm yıllık harçları kapsayacak şekilde genişletmek adaletin gereğidir.
Bu çerçevede, tüm yıllık harçlarda faaliyet geçilen, işlemin yapıldığı ay dikkate alınarak tahsil edilmesi esasına geçilmesine ilişkin olarak tarafımca önerge verilmiştir. Zira banka şubelerine ilişkin bu harç uygulamasının diğer yıllık harca tabi iş ve işlemler için de uygulanması adil ve doğru olacaktır. Bu şekilde hem Bankaların şubeleri ve merkezleri için, hem de özel okul, özel dershane, sürücü kursu, mali müşavirlik ofisi gibi diğer iş ve işlemlerde harç uygulaması adil hale getirilecekti.
Ancak önerge AKP’li vekillerin oylarıyla reddedilmiş, böylelikle AKP doğru bir düzenlemeyi sadece bankalar için yapma yolunu seçerek, vatandaşlarımızı ise kapsam dışında bırakmayı tercih etmiştir.
Teklifin 12. maddesi ile Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş kanununda değişiklik yapılarak, Kur’an kursu, yurt ve pansiyonların iaşe ve ibate ihtiyaçları ile diğer harcamalarına ilişkin bütçelerini, mali yıl itibarıyla düzenleme işinin Başkanlık Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri arasına alınmaktadır. Böyle bir düzenlemenin sadece Kur’an kursu, yurt ve pansiyonlarına değil, devlet olarak topluma faydalı diğer faydalı kurslara veya faaliyetlere ilişkin yurtlara yönelik olarak bu desteklerin hayat geçirilmesi gerekmektedir. Örneğin, bu olanaklar yükseköğretim öğrencileri için de sunulmalıdır. Toplumsal fayda ve gereklilik açısından çok yönlü değerlendirme yapmak gereği bulunmaktadır.
Teklifin 14. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda değişiklik yapılarak, bakanlıklarda ve bağlı kuruluşlarda daire başkanı ve grup başkanı kadrolarında bulunanların ek göstergeleri, amirleri oldukları kariyer uzmanların ek göstergeleri ile (3600) eşitlenmektedir.
Bu düzenleme doğrudur, geç kalınmıştır hatta. Zira kariyer uzmanların ek göstergesi haklı olarak 3600 iken, onların amiri konumundaki bir daire başkanının ek göstergesini 3000’de tutmak doğru değildir. Ancak bu doğru düzenleme de eksiktir. 3600 ek gösterge kamuda görev yapan hukuk müşavirlerine de, avukatlara da verilmelidir. Nitekim bu yönde bir düzenleme içeren önergem yine AKP’li milletvekillerinin oylarıyla reddedilmiş, hukuk müşavirleri ve avukatlara 3600 ek gösterge fazla görülmüştür.
Teklifin orijinal halinde yer alan ve muhalefet partilerince desteklenen Yüzüncü Yıl Üniversitesinde kullanılmak üzere 300 adet öğretim elemanı kadrosu ihdas edilmesine yönelik hüküm ise Tekliften çıkarılmıştır. Görülmüştür ki, ne bu maddenin niçin konulduğu ne de üniversitenin ihtiyaçları bilinmektedir.
Oysa üniversitelere kadro ihdası doğru bir düzenleme olup aynı zamanda aciliyet göstermektedir.
Zira Yükseköğretim Kurulu verilerine göre üniversitelerimizin, acil olarak 30 bin akademisyene ihtiyacı bulunmaktadır. Başta Yüzüncü Yıl Üniversitesi olmak üzere, hangi üniversitenin ne kadar kadro ihtiyacı varsa onlar karşılanmalı talebimiz bu konunun bir bütün olarak, tüm üniversiteleri kapsayan bir düzenleme ile daha sonra çözüleceği gerekçesiyle reddedilmiş ve madde Tekliften çıkarılmıştır. Bu maddenin serencamı da Teklifin hazırlanış özenini göstermiştir.
Teklifin ilk halinde 19. olarak yer alan düzenleme ise ilgili mevzuat değişmeden önce işe başlamış vergi inceleme elemanlarının TÜRMOB tarafından yapılan normal Yeminli Mali Müşavirliği sınavı ile değil, yine TÜRMOB tarafından yapılacak özel bir sınav ile YMM olmasını sağlamaya yöneliktir.
Gökhan / Vergi inceleme elemanları, vergi müfettişleri meslekte geçirdikleri 10 yılın sonunda doğrudan YMM olabiliyorken, 26/7/2008 tarihli ve 5786 sayılı Kanunla bazı meslek mensuplarına daha önce tanınmış olan yeminli mali müşavirlik sınav muafiyeti kaldırılmış, YMM olabilmek için bu kişilerin de mali müşavirleri gibi sınava tabi olması esası getirilmiştir. Ancak mesleğe girdikleri an itibarıyla sınavsız YMM olabilecek kişilerin sınavla YMM olabilmesi bir mağduriyet veya hak kaybı olarak değerlendirildiğinden, 26/7/2008 öncesi işe girmiş vergi müfettişleri için özel sınavla YMM’lik yolu açılmıştır. Teklif ile bu konudaki ikinci düzenleme yapılmak istenmiştir. İlki yine 5786 sayılı Kanunun geçici 9. Maddesiyle 2008 yılında getirilen ve sınavı Maliye Bakanlığınca yapılan bu düzenleme maddeyle yenilenmekte, böylelikle 2008 yılında yapılan özel sınava giremeyenler, o sınavı geçemeyenler de dahil olmak üzere mesleğe girdiğinde sınavsız YMM olabilecek herkese özel sınavla YMM’lik yolu açılmaktadır. Ancak mesleğe yardımcılıktan girmeyen ve yeterlilik sınavı vermeyen vergi müfettişleri, daha önceki gibi bu maddenin dışında tutulmaktadır.
Ancak 2008 yılında yapılan bu düzenlemeye ilişkin olarak 15.11.2011 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 2011/81 sayılı Kararında :
Kazanılmış hak tartışmalarına ilişkin olarak , “3568 sayılı Kanun’un Geçici 9. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte vergi inceleme yetkisini almış ve mesleki yeterlik sınavını vermiş ve 10 yıllık süreyi tamamlamış olanlar için yeminli mali müşavirlik sınav şartı aranmamakta ve bu kişilerin kazanılmış hakları korunmaktadır. Vergi inceleme yetkisini almış olmakla birlikte mesleğinde 10 yılını doldurmamış olanlar için ise kazanılmış herhangi bir haktan söz edilemeyeceğinden kural hukuk devleti ilkesine aykırılık oluşturmamaktadır.” denilmiş, Yine sınavı Maliye Bakanlığının yapmasına ilişkin olarak da, “Merkezi idarenin, kamu kurumu niteliğindeki bir meslek kuruluşu olan TÜRMOB’un yerine geçerek, vergi inceleme yetkisini almış ancak 10 yıllık süreyi tamamlamamış olan kişiler için yeminli mali müşavirlik sınavı yapması, idari ve mali denetim kapsamına girmemektedir. Bu durum, denetimin ötesinde, merkezi idarenin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun yerine geçerek faaliyet göstermesi anlamına gelmektedir.
Bu nedenlerle bazı kişilerin gireceği yeminli mali müşavirlik sınavının idari ve mali denetim yetkisini aşacak biçimde merkezi idare içerisinde yer alan Maliye Bakanlığı’na verilmesi Anayasaya aykırıdır” denilmiştir.
Kısacası, Anayasa Mahkemesi, oybirliği ile aldığı söz konusu kararı ile 2 hususa açıklık getirmiştir.
1- YMM’lik için sınav muafiyetinin kaldırılması 2008 itibarıyla 10 yılını doldurmuş vergi inceleme elemanları için kazanılmış hak değildir.
2- Özel YMM’lik sınavını yapması gereken TÜRMOB’dur. Sınav TÜRMOB’un görev ve yetki alanındadır, onun işidir. Aksi durum yani sınava Maliye Bakanlığının karışması İdarenin yetkisini aşmasıdır.
Anayasa Mahkemesi kararı bu iken alt komisyon çalışmalarında önce kazanılmış hak tartışması yapılmış, kazanılmış hak olmadığının açıkça ortaya konması durumunda ise mahkeme kararının yerine getirildiği, sınavı TÜRMOB’un yapacağı şeklinde bir açıklama getirilmiştir. Evet, Teklif metnine göre sınav TÜRMOB tarafından yapılacaktır ancak sınava ilişkin tüm usul ve esaslar Maliye Bakanlığınca belirlenecektir. Yani aslında sınavı yine Maliye bakanlığı yapacak, TÜRMOB’a da bir nevi gözetmenlik görevi verecektir. Yapılmak istenen Anayasa Mahkemesi kararının gereğinin yerine getirilmesi değil, kelime oyunu ile kararın etrafından dolanarak dilediğini hayata geçirmektir.
Gökhan / Nitekim bu konudaki yetkili ve sorumlu kuruluş olan TÜRMOB da özel sınava karşı çıkmış, insanlar yıllardır tek dersten dolayı YMM olamaz iken ikinci bir özel sınavı camiaya izah edemeyeceğini belirtmiş ve Odanın sınavları sonucunda 20 yıl boyunca yaklaşık 900 kişi ancak YMM olabilmişken, Maliye Bakanlığının yaptığı özel sınavla, bir çırpıda 924 kişinin YMM hakkı elde ettiğine ilişkin çarpıcı bir bilgi paylaşmıştır.
Bu hususlara ilişkin hukuki, haklı ve ahlaki itirazlar bazı AKP’li üyeler tarafından da görülünce özel sınav getirilmesine yönelik madde metninin Tekliften çıkarılması uzun tartışmalar sonucunda kararlaştırılmıştır.
Teklifin 26. maddesi ile mülga 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu hükümlerine göre yapılan uygulamalar nedeniyle kendilerinden kamulaştırılan ancak kamulaştırma bedelleri maliklerine ödenmeyen arazilerden uygulayıcı kuruluş tarafından dağıtılmayan, tahsis edilmeyen, satılmayan veya bu Kanun amaçlarında kullanılmak üzere ihtiyaç duyulmayanlar; eski malikleri veya kanuni mirasçıları tarafından fiilen kullanılması uygulayıcı kuruluşun teklifi üzerine Maliye Bakanlığınca da uygun görülmesi halinde, bu Bakanlığın talebi üzerine yetkili tapu müdürlüğünce ilgilileri adına tescil edilmesi öngörülmektedir.
Bu düzenleme ile kamulaştırılmış taşınmazlar ya sahibine iade edilecek, ya da taşınmaz üçüncü birine devredilmişse iade yerine taşınmaz bedeli olarak vatandaşa eşdeğer arazi verilecektir.
Böylelikle, Devlet aleyhine açılabilecek davalar nedeniyle büyük miktarlarda tazminat ödenmesinin önüne geçilmesinin ve halkın mağduriyetleri giderilebilmesi amaçlandığı anlaşılmaktadır. Ancak madde metninde yer alan “Maliye Bakanlığınca uygun görülmesi halinde” ibaresi tüm bu işlemlerde takdiri kanunda hiçbir kriter ve husus sayılmadan Maliye Bakanlığına bırakmaktadır ki bu doğru bir yasama tekniği değildir. Kanun koyucu olarak Maliye Bakanlığının bu kadar geniş bir yetki kullanmasına olanak sağlamak yasamanın işlevini yürütmeye vermek anlamını taşıyacaktır.
Teklifin 26. maddesiyle düzenleyici ve denetleyici kurumlar ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurul Başkan ve üyelerine, kendi mevzuatında yer alan kısıtlamalara bağlı olmaksızın kurumun görev almayla ilgili olmamak kaydıyla kamu kurum ve kuruluşları ile sermayesinin yarıdan fazlası devlete ait kurum ve kuruluşlarının yönetim kurulu, denetim kurulu ve danışma kurulu üyeliği görevleri ile komisyon, heyet, komite ile benzeri organlarda görev verilebilmesine ve bu görevlerinden dolayı ilgili mevzuatında öngörülen tutarda ödeme yapılmasına imkan sağlanmaktadır.
Bu düzenleme son derece sakıncalı ve yanlıştır. Düzenleyici ve denetleyici kurulların en büyük özelliği bunların özerk olmasıdır. Özerklikten murat edilen ise bu kurumların bağımsız ve tarafsız olarak görev yapabilmesini sağlamaktır. Ancak bu düzenleme ile bu özerklik zedelenmektedir.
Örneğin bir başkan veya üye yönetim kurulu üyesi olduğu bir kurumun dosyası önüne geldiğinde ne karar verecektir? Tarafsızlığını ve bağımsızlığını ne kadar koruyabilecektir? Bu çerçevede, söz konusu başkan ve üyelerin yetersiz özlük haklarının düzeltilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamakla birlikte, bunun yolunun böyle bir düzenleme olmadığını belirtmek suretiyle maddenin teklif metninden çıkarılmasına ilişkin olarak verdiğim önerge reddilmiştir. Maalesef AKP İktidarı, bugüne kadarki uygulamalarından anlaşıldığı üzere sevmediği bu regülasyon kurumlarına önemli bir darbe daha vurmanın eşiğinde bulunmaktadır.
Teklifin 30. madde ile cep telefonundaki maktu özel tüketim vergisi uygulaması 10 yıl daha uzatılmaktadır. Cep telefonununda ötv oranı halihazırda %25 olup, hesaplanan vergi 100 TL’nin altına düşerse telefon başına asgari olarak 100 TL vergi alınmaktadır. İşte bu asgari taban tutarın uygulamasını 2013 sonundan 2023 sonuna dek uzatılmaktadır.
Gökhan / Ülkemizde vergi gelirlerinin üçte ikisini harcama üzerinden alınan dolaylı vergiler oluşturmaktadır.
Toplanması kolay ama adaletsiz olan bu vergiler vatandaşların temel ihtiyaçlarında bile büyük mali külfetlere yol açmaktadır.
Bu çerçevede, cep telefonlarındaki asgari maktu vergi uygulamasının uzatılması yerine 1/7/2013 itibarıyla sonlandırılması için tarafımca komisyona önerge verilmiştir. Nitekim, nispi vergi uygulaması kapsamında pek çok cep telefonundan alınan ötv tutarı 100 TL’nin üzerinde olup, vergisi bu tutarın altında olan cep telefonlarını tercih eden vatandaşlardan daha fazla vergi talep etmek hakkaniyetli olmayacaktır. Ancak AKP, bir kez daha vatandaşın değil, kolay vergi toplamanın yolunu seçmiş olup, bu durum vergi gelirlerinin üçte ikisini oluşturan dolaylı vergilerden vazgeçilmeyeceğinin bir başka örneğidir.
Teklifin 33. maddesi ile gençliğe ve topluma zarar veren bütün zararlı alışkanlıklarla mücadele etmek amacı ile merkezi İstanbul’da olan (ilk halinde merkez Ankara olup, önerge ile değiştirilmiştir.) Türkiye Yeşilay Cemiyeti adında Vakıf kurulmaktadır. Yeşilay Derneğinin yanında bir de vakıf oluşturulmakta ve bu Vakıf, Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti tanınan vakıflara tanınan vergi ve harç istisnalarından yararlandırıldığı gibi, sadece Kızılay’a tanınmış olan bağış ve yardımların tamamının gelir ve kurumlar vergisi beyannamelerindeki gelir ve kazançlardan indirilebileceği avantajı sağlanmış, hatta Vakfa Sağlık Bakanlığı bütçesinden ödenek aktarımı yapılması öngörülmüştür.
Elbette ki, toplumda oluşan ve oluşabilecek kötü alışkanlıklarla mücadele edilmesi zaruri ve hayatidir. Bu anlamda Yeşilay Vakfının kurulması olumludur. Ancak olumlu bir düzenleme yaparken hakkaniyete dikkat edilmelidir. Zira tıpkı Yeşilay gibi kötü alışkanlıklarla mücadele etmek için kurulmuş onlarca dernek, vakıf ve üniversite organizasyonları varken bu alandaki bir kuruluşu seçerek tüm imtiyaz ve avantajları münhasıran ona vermek adil değildir. Hele ki kamudan ödenek ayrılması ise çok büyük bir imtiyaz olarak karşımıza çıkmaktadır. Kötü alışkanlıklarla mücadelede atılacak her adım desteklenmelidir. Bu mücadeleyi sürdüren her kuruluşa aynı mesafede yaklaşılarak, destek verilmesi hakkaniyetin gereği olduğu gibi, daha etkin ve başarılı sonuçlar verecektir.
AKP’nin hemen tüm tasarı ve tekliflerinde olduğu gibi, yine son dakikada teklif metninde yer almayan çeşitli konularda 8 madde Teklife eklenmiş, kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeni maddeler eklenmesi için komisyonda bekleyen bazı kamu kurumlarına ise “bu kadarı yeter” fikrinden olsa gerek, olumlu yanıt verilememiştir. Bu durum plansız, özensiz yasama faaliyetinin ayrı bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tüm bu açıklamalar ve gerekçelerden ötürü Teklif metnine, karşıoy kullanmaktayım.
Aydın Ayaydın İstanbul Gökhan / MUHALEFET ŞERHİ 2/1524 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Hakkında Muhalefet Şerhi - 1 inci Madde: 2489 Sayılı Kefalet Kanununa eklenen geçici 4 üncü madde ile Kefalet Sandığı Yönetim Kurulu başkanı ve üyelerine 25.6.2009 tarihli ve 5917 sayılı Kanunla bu kanunun 1 inci maddesinde yapılan ödemeler nedeniyle bu kişiler ve sorumlular hakkında borç çıkarılamayacağı ve çıkarılmış borçların ise tahsilinden vazgeçilerek borç takibi işlemine son verileceği öngörülmektedir.
Bu madde bir af düzenlemesidir.
Af niteliğinde olan bu düzenlemenin Adalet Komisyonunun görüşü alındıktan sonra değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır.
- 2, 3, 4, 5 ve 6 ncı maddeler alkollü içkilerin üretimi, tüketimi, pazarlaması, satışı, reklam ve tanıtımı ile ilgili yasak ve ceza düzenlemelerini içermektedir.
Öncelikle ifade etmek isteriz ki, Anayasamızın 58 inci maddesinde belirtildiği üzere “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.” Bu kanun teklifinde sadece alkole ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Gençleri uyuşturucu maddelerden, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan, suçluluk ve cehaletten korumak için hiçbir düzenleme yoktur. Bu konularda hükümetin bir çalışması var mıdır, meçhuldür. Alkole ilişkin düzenlemeler de sadece yasak ve cezalar kapsamında ele alınmakta, bireysel temel hak ve özgürlükler kısıtlanmaya çalışılmakta, kanunun eğitim ve bilinç yönü tamamen ihmal edilmektedir.
Konunun sosyo-kültürel yönünden ve bireysel temel hak ve özgürlükler bağlamından koparılarak sadece yasak ve cezalar kapsamında ele alınması düzenlemeyi sorunlu hale getirmektedir.
Anayasamızın 58 inci maddesinde gençleri alkol “düşkünlüğünden” korumaktan bahsedilmektedir.
Oysa kanun teklifinde alkol düşkünlüğüne karşı hiçbir tedbir yoktur.
Bu düzenleme yürürlüğe girdikten sonra alkollü içkiler ile ilgili bilimsel makaleler yayımlamak dahi mümkün olmayabilir. Kitle iletişim araçlarıyla (televizyon, gazete, internet vd.) ve uluslararası ölçekte düzenlenen sektörel fuar ve organizasyonların haberi dahi yapılamayacaktır.
2 nci maddenin 2 nci fıkrasındaki düzenlemede ifade sorunu bulunmaktadır. Günümüzün ticari hayatının gereği ve gerçeği olarak ticari işletmeler, önceden belirledikleri fiyattan satamadıkları ürünlerin satışını sağlamak ve arttırmak için fiyatlarını indirebilmektedir. Bu haliyle fiyat indirimi dahi mümkün olmayabilecektir.
- Teklifin 3 üncü maddesindeki idari para cezalarının alt sınırı ile üst sınırı arasındaki makas çok açıktır. 5 binden 200 bin Türk Lirasına, 10 bin TL’dan 500 bin TL’na kadar gibi. Alt sınır ile üst sınır arasındaki açıklığın azaltılmasında fayda bulunmaktadır.
Hükümet gençlerimizi alkolden yasaklama yöntemiyle koruma gayretindedir. Bu yöntem etkin olmayan bir yöntemdir. Yasaklar tarihin hiçbir devrinde istenmeyen bir davranışı önleyememiştir.
Nitekim AKP’nin 10,5 yıllık yasaklarla anılan dönemi de benzer uygulamaların örneğini sergilemektedir.
Gençlerimizi alkollü içki kullanımından uzaklaştırmaya dair bugüne kadarki AKP uygulamaları tam tersi neticeler vermiştir.
Gökhan / AKP döneminde 15 yaş ve üzeri kişilerde, kişi başına saf alkol tüketimi 1 litreyi aşmıştır.
Özellikle ilköğretim öğrencileri arasında yapılan araştırmalarda öğrencilerin ilköğretimde yaşamı boyunca en az bir kez alkol kullananların oranının yüzde 15’in üzerine çıktığı tespit edilmiştir.
Ortaöğretim çağındaki öğrencilerimizde bu oran yüzde 50’ye ulaşmıştır. Üniversite öğrencilerimiz arasında ise alkol kullanma oranı yüzde 50’yi aşmıştır.
2003 yılında 505.474.070 litre olan alkol tüketimi 2010 yılında 1.060.077.456 litreye 2012 yılında ise yüzde 6,3 artarak 1.127.283.617 litreye ulaşmıştır.
Türkiye’de de Yeşilay’ın, yaptığı araştırmalara göre 2006 yılı itibariyle alkole başlama yaşı 11’e kadar düşmüştür.
15 yaş üzeri kişi başı saf alkol tüketimi 1-1,29 litre olmakla birlikte, ilköğretim öğrencileri arasında alkol kullananların oranı %15.4, ortaöğretimde yaşamı boyunca en az bir kez alkol kullananların oranı % 45-%50, son bir ayda en az bir defa alkollü içki içme oranı % 16.5, (erkeklerde % 31.5 ve kızlarda % 10.6) üniversite öğrencilerinde alkol kullanım yaygınlığı % 43.0-53.9 ve hâlen içenlerin oranı % 22.9’dur.
Bu rakamların ifade ettiği gerçek, AKP yönetiminde Türkiye’de gençlerimizin alkol kullanma oranının yükselmiş olmasıdır.
AKP gençlerimizin alkol kullanımına dair tespitleri eksik yapmaktadır. Nitekim gençlerimiz arasında alkollü içki reklâmlarından etkilenerek bu içkileri tüketme meyline girenlerin oranı yok denecek kadar azdır. Gençlerimiz arkadaşlık, sosyal yapı, aile durumu, psikolojik nedenler gibi etkenlerle alkollü içki tüketimine meyletmektedir. Dolayısıyla sorunun çözümünü eğitim ve sosyal imkanların iyileştirilmesi olarak görmek gerekmektedir. AKP’nin yasakları bugüne kadar bir vitrinden öteye gitmemiştir. Bu kanun teklifinin de akıbeti farklı olmayacaktır.
Alkol düşkünlüğü, alkolizm bireysel sağlık ve yaşamı olumsuz etkilemekle birlikte toplumsal yaşamın sağlıklı bir şekilde devamlılığını da tehdit etmektedir.
Alkol alışkanlığı, alkolizm bireysel yaralanmalar, ruhsal ve davranışsal hastalıklar, gastrointestinal rahatsızlıklar, kanserler, kalp damar hastalıkları, immünolojik bozukluklar, akciğer hastalıkları, kas ve iskelet sistemi rahatsızlıkları, düşük doğum ağırlığı ve doğum öncesi hasarlar gibi 60 değişik hastalık ve rahatsızlığa neden olmaktadır.
Toplumsal anlamda ise toplum sağlığı ve bütünlüğünü tehdit eden durumlar görülmektedir.
Trafik kazalarında ve boşanmalarda alkollü içki kullanımı önde gelen nedenler arasındadır.
Dünya Sağlık Örgütü verilerinde de trafik kazaları için risk faktörlerinin başında “alkollü araç kullanma” yer almaktadır. Bu sebeple trafik kazalarını azaltmak için sunulan önerilerin başında da “alkolle ilgili kanun ve yaptırımların düzenlemesi” gelmektedir. Alkolün hiçbir evresi sürücülük için güvenli değildir.
Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Daire Başkanlığı verilerine göre 2003 yılından 2012 yılına trafik kazalarında yüksek oranda artışlar görülmüştür. 2003’te kaza sayısı 455 bin 637 iken 2012’de bu rakam 1 milyon 296 bin 636’ya yükselmiştir. 2012’de ölümlü ve yaralanmalı trafik kazası sayısı ise 134 bin 170’tir. Bu kazalardan 1.819’u (yüzde 1,35) alkollü olarak araç kullanmak sebebiyle gerçekleşmiştir. 2013 yılı Mart ayı itibariyle ise, ölümlü ve yaralanmalı 25 bin 723 trafik kazasının 505’i alkollü olarak araç kullanmak nedeniyle gerçekleşmiştir.
Gökhan / Uygulanan trafik cezalarında alkol kontrolü oranının yüksekliği de dikkat çekmektedir. 2011 yılında 119 bin 334 olan kontrol sayısı 2012’de yüzde 29,7’lik artışla 154 bin 787’ye yükselmiştir.
Daimi veya geçici sürelerle geri alınan sürücü belgelerinin sayısının yıllara göre dağılımı verileri incelendiğinde 2003’te 76 bin 262 sayısına karşılık 2012’de bu rakam 137 bin 928’e yükselmiştir.
Aynı dönemde aşırı hız nedeniyle sürücü belgelerine el konulanların sayısı 4 bin 391’den 173’e düşmüştür.
Anayasamızın 58 inci maddesi çerçevesinde hükümetin gençlerimizi sadece alkolden değil uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten de koruması gerekmektedir.
Uyuşturucu madde kullanımına ilişkin veriler gençlerimizin ve çocuklarımızın sağlığını ve toplumsal yaşamın devamlılığını olumsuz etkileyen önemli bir diğer unsur uyuşturucu madde kullanımıdır.
2011 yılında Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi tarafından öğrenciler arasında yapılan bir araştırmaya göre öğrencilerde herhangi bir yasa dışı bağımlılık yapıcı maddenin en az bir kere denenme oranı %1,5 olarak bulunmuştur.
Maddeyi ilk kez kullanma yaşı ise 10’a düşmüştür. Bununla birlikte uyuşturucu madde kullanımından tedavi gören en küçük kişi 13 yaşında olarak tespit edilmiştir.
Tedavi görenlerin %11,67’sinin maddeyi ilk kullanım yaşı 15 yaşından küçük, %34,67’sinin 15- 19, %28,72’sinin 20-24, %12,56’sının 25-29, %5,38’inin 30-34 ve %6,99’unun ise 35-59 yaşları arasındadır. Diğer bir ifadeyle, uyuşturucu madde kullanımı nedeniyle tedavi gören kişilerin ilk kullanım yaşı gençlik dönemi olanların oranı yüzde 87,62’dir.
İlköğretim öğrencileri arasında esrar kullanımı yüzde 1,2, ortaöğrenimde ise yüzde 4’tür.
Bağımlılar arasında sokak çocuklarının oranı yüzde 6, aileleri ile yaşayanların oranı yüzde 94’tür.
Bütün bu verilere rağmen iktidarın bu teklifte de yer almadığı gibi uyuşturucu madde kullanımı ile mücadele için herhangi bir irade açıklaması görülememektedir. Oysa bu konu alkol alışkanlığından daha önemlidir.
- Teklifin 11 inci maddesi ile, 492 sayılı Harçlar Kanununun (8) sayılı tarifesinin “Xl-Finansal Faaliyet Harçları” bölümünde yer alan “(her şube ve her yıl için)” ibaresi “(her şube ve her yıl için, şube açılışında şubenin açıldığı ay kesti tam ay sayılmak suretiyle takvim yılının kalan ay süresine isabet eden harç tahsil edilir.)” şeklinde değiştirilmektedir.
Bu düzenlemeyi kabul etmek mümkün değildir.
Bilindiği gibi ülkemizde en karlı sektörlerden birisi de bankacılık sektörüdür. Buna rağmen harç uygulamasında bankacılığa bir ayrıcalık tanımak kabul edilemez bir durumdur.
Bu düzenleme vergilemenin eşitlik, genellik gibi ilkelerine aykırıdır.
Eğer harç alınmasında kıst süreler hesaplanacaksa, bu kural 492 sayılı Harçlar Kanununda belirtilen noter harçları, tapu ve kadastro harçları, pasaport, ikamet tezkeresi, gemi ve liman harçları, imtiyazname, ruhsatname ve diploma harçları, trafik harçları, iş yeri harçları gibi her türlü harçlar için de getirilmelidir.
Gökhan / - Teklifin 13 üncü maddesinde; mülkiyeti kamu kurum ve kuruluşları ile hazineye ait taşınmazların üzerindeki cami ve mescitler ile Kur’an kurslarında veya eklenti ya da bütünleyici parçasında yer alan ve ticari faaliyetlerde kullanılması öngörülen kısımların Diyanet İşleri Başkanlığınca işletilmesine ilişkin hususlar düzenlenmekte, buraların işletilmesinden elde edilecek gelirlerin genel bütçenin (B) işaretli cetveline özel gelir, diğer yandan Başkanlık bütçesine özel ödenek kaydedilmesi ve kaydedilen bu ödeneklerin cami, mescit ve Kur’an kurslarının yapımı, bakımı, onarımı ve işletilmesine (ısınma, aydınlatma vb.) ilişkin giderler ile aynı amaçlarda kullanılmak üzere dernek ve vakıflara yardım yapılmasına ilişkin giderlerin karşılanmasında kullandırılması öngörülmektedir.
Bir ilke olarak ifade etmek isteriz ki, cami, mescit ve Kur’an kurslarının bulunduğu büroların eklentilerinin veya bütünleyici parçalarının her ne suretle olursa olsun ticari faaliyete konu edilmesi kesinlikle doğru değildir. Bu durum, en az bin yıldır İslam dinine hizmetlerini eşsiz medeniyet örnekleriyle ortaya koyan Türk milletinin ibadet ve eğitime ilişkin gelenek ve görenekleriyle de bağdaşmamaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı halihazırdaki mevcut olan bu uygulamaları mümkün olan en kısa zamanda tasfiye etmeli ve bundan böyle cami, mescit ve kurslarda ticari alan oluşmasına fırsat vermemelidir.
- 14 üncü maddede, 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa ekli (11) sayılı cetvelde düzenleme yapılarak “Daire Başkanı, Gelir İdaresi Grup Başkanı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Grup Başkanı’nın ek göstergeleri arttırılmaktadır. Yapılan bu düzenlemeyi uygun bulmakla birlikte, kamuda pozisyonlarının düzeltilmesini bekleyen diğer kamu görevlileri ile ilgili düzenlemelerin de bir an evvel yapılması gerekmektedir.
- 20 nci maddede yapılan düzenlemeleri büyük ölçüde uygun bulmakla birlikte, bazı düzenlemeleri hak, insaf ve adalet ölçüleri ile bağdaştırmak mümkün değildir.
Şöyle ki; 20 nci maddenin beşinci fıkrasında: “Teknik cihaz ile alkol tespitini kabul etmeyenler, bir promil alkollü olarak araç kullanmış sayılırlar ve haklarında bu maddenin üçüncü ve dokuzuncu fıkraları kapsamında işlem yapılır” denilmektedir. Teknik cihazla alkol tespitini kabul etmeyenlerin bir promil alkollü olarak araç kullanmış sayılıp haklarında üçüncü fıkradaki işlemlerin yapılması doğaldır.
Ancak dokuzuncu fıkra kapsamında işlem yapılması son derece yanlıştır. Çünkü dokuzuncu fıkrada Türk Ceza Kanununun 179 uncu maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanacağı öngörülmektedir.
Türk Ceza Kanununun 179 uncu maddesi şöyledir: “Madde 179- (1) Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşımının güven içinde akışını sağlamak için konulmuş her türlü işareti değiştirerek, kullanılamaz hale getirerek, konuldukları yerden kaldırarak, yanlış işaretler vererek, geçiş, varış, kalkış veya iniş yolları üzerine bir şey koyarak ya da teknik işletim sistemine müdahale ederek, başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından bir tehlikeye neden olan kişiye bir yıldan altı yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan kişi yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.” Bu çok ağır bir uygulamadır.
Gökhan / - Teklifin 22 nci ve 23 üncü maddelerinde 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu çerçevesinde düzenlemeler öngörülmektedir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun, Anayasa Mahkemesi’nin 10/4/2003 tarihli ve E.2002/112, K.2003/33 sayılı Kararı ile iptal ettiği 38 inci maddesinde kamulaştırma yapılmış, ancak işlemleri tamamlanmamış veya kamulaştırma hiç yapılmamış iken kamu hizmetine ayrılarak veya kamu yararına yönelik bir ihtiyaca tahsis edilerek üzerinde tesis yapılan taşınmazla ilgili dava açılabilmesi için yirmi yıllık hak düşürücü süre öngörülmektedir.
9/10/1956-4/11/1983 tarihleri arasında taşınmazlarına kamulaştırmaksızın el konulan taşınmaz malikleri için dava hakkı, 5999 sayılı Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na eklenen geçici 6 ncı maddesinde düzenlenmişti. Bu maddenin uygulaması 6111 sayılı Kanun ile 4/11/1983 tarihi sonrası için de genişletilmiştir. Ancak, Anayasa Mahkemesi, 6111 sayılı Kanun’un 2 nci maddesiyle yapılan düzenlemeyi 30.11.2012 tarihli ve 2010/83 E. sayılı kararıyla iptal etmiş ve iptal kararının 6 ay sonra yürürlüğe gireceği kararlaştırılmıştır. Teklifin 22 nci maddesinde uygulamada karşılaşılan sorunların çözümü ve uygulama tarihleri arasındaki farklılığın giderilmesi amacıyla 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun geçici 6 ncı maddesinde gerekli düzenlemeler yapılmıştır.
Teklifin 23 üncü maddesinde ise 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununa geçici madde eklemek suretiyle mülga 6830 sayılı İstimlâk Kanunu çevresinde gerçekleştirilen kamulaştırma uygulamalarına dair düzenleme öngörülmektedir.
Maddenin gerekçesinde mülga 6830 sayılı Kanun ve 2942 sayılı Kanunun 4650 sayılı Kanunla değişiklik öncesi 16 ncı maddeleri kapsamında mahkemelerce tescil kararı verilebilmesi için yine bu maddeler kapsamında kamu yararı kararının kesinleşmiş olması, kıymet takdir komisyonunca takdir edilen bedelin hak sahipleri adına bankaya bloke edilmiş olması, dava dosyası üzerinden hak sahiplerinin duruşmaya davet edilmesi, ayrıca mahkemece arazinin durum tespiti yapılmış olması ve sonuçta verilen kararın tapuya tescil edilecek hale gelebilmesi için hak sahiplerine tebliğ edilmiş olması şartlarının yerine getirilmiş olması zorunludur.
Yine, mülga 6830 sayılı Kanun ve 2942 sayılı Kanunun 4650 sayılı Kanunla değişiklik öncesi 17 nci maddeleri gereği mahkemelerce tescil kararı verilebilmesi için de; kanunun bu maddelerine uygun olarak kamulaştırma işleminin tamamlanmış olması diğer bir ifade ile tebligatın tamamlanmış, takdir edilen bedelin hak sahipleri adına bankaya bloke edilmiş ve/veya tezyid miktarlarının hak sahiplerine ödenmiş olması şartlarının yerine getirilmesi zorunludur. Gerekçede 5999 sayılı Kanunla 2942 sayılı Kanuna eklenen Geçici 6 ncı madde kapsamında idareler aleyhine kamulaştırmasız el atma sebebiyle tazminat davaları açılmakta ve bu davalarda mülga 6830 Kanun ve 2942 sayılı Kanunun mülga 16 ncı ve 17 nci maddelerine göre kamulaştırmaları tamamlandığı hususları göz önünde bulundurulmaksızın idare aleyhine tazminatlara karar verildiği belirtilmektedir.
Kanun teklifinin 22 ve 23 üncü gerekçelerinde her ne kadar Anayasa mahkemesinin iptal kararı dikkate alınarak düzenleme yapıldığı iddia edilse de; Anayasa Mahkemesinin 22.02.2013 tarihli resmi gazetede yayınlanan 01.11.2012 tarih ve 2010/83 esas 2012/169 karar sayılı iptal kararının tam aksine düzenlemeler yapıldığı görülmektedir. 09.10.1956 tarihi ile 04.11.1983 tarihleri arasındaki fiili el atma davaları için 5999 sayılı yasa ile 2942 sayılı Kanuna eklenen geçici 6 ncı maddesinin sadece bazı kelimeleri iptal edilmiş, bu maddenin iptal kararında ...“Kuralın, geçici bir nitelik taşıdığı ve geçmişte meydana gelen kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan hukuksal sorunların tasfiyesini amaçladığı anlaşılmaktadır.”... denilmektedir. Daha sonra 1983 yılından sonraki fiili el atma davaları için de bu kanun hükmünün uygulanması istenmiş bunun için 6111 sayılı yasaya eklenen Geçici 2 nci madde ise tamamen iptal edilmiştir.
Gökhan / Anayasa Mahkemesi iptal kararında mülkiyet hakkının Anayasanın 35 inci maddesinde temel hak olarak güvence altına alındığını ve bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunla sınırlama getirileceğini belirtmiş ve kamulaştırmanın nasıl ve hangi ilkeler ile yapılacağının Anayasanın 46 ncı maddesinde ayrıntılı olarak düzenlendiğini, 2942 sayılı kanunun 38 inci maddesinin de (20 yıllık Hak Düşürücü Süre) 2003 yılında anayasa mahkemesince iptal edildiğinden bahsederek Geçici 6 ncı madde ile ilgili incelemesinde şu tespitlerde bulunmuştur:
...“Plansız şehirleşme, idarelerin bütçelerinin kısıtlı olması gibi çeşitli nedenlerle geçmişte kamulaştırma yapılmaksızın bazı taşınmazlar fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiştir. Bu şekilde kamulaştırmasız olarak el atılan taşınmazlarla ilgili olarak maliklerin dava açma hakkını yirmi yıllık hak düşürücü süreye bağlayan 2942 sayılı Kanun’un 38. maddesi 2003 yılında Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir (K.T. 10.4.2003, E.2002/112, K.2003/33.) Bu iptal kararının geçmişe etkisi konusunda uygulamada ortaya çıkan yorum farklılıklarını gidermek amacıyla kanun koyucu, 5999 sayılı Kanun’u çıkarmış ve 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasında meydana gelen kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle maliklerin başvuru yapmasına ve dava açmasına olanak tanımıştır.”...
...“Kuralın, geçici bir nitelik taşıdığı ve geçmişte meydana gelen kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan hukuksal sorunların tasfiyesini amaçladığı anlaşılmaktadır.”...
...“2942 sayılı Kanun’un Geçici 6. maddesi, 9.10.1956 ile 4.11.1983 tarihleri arasında meydana gelen kamulaştırmasız el atmalara dayalı tazminat taleplerine uygulanacak kuralları öngörmektedir.
Bu kuralda getirilen düzenlemeler, malikler açısından kamulaştırma için Anayasa’nın 46. maddesinde ve 2942 sayılı Kanun’da öngörülen güvencelerden daha aleyhe kurallar içermektedir. 2942 sayılı Kanun’a göre, kamulaştırma kararı verilebilmesi için öncelikle taşınmazın değerinin idare tarafından tespit ettirilmesi, uyuşmazlık halinde idarenin mahkemeye başvurarak bedel tespitini istemesi gerekmektedir. Tespit edilen bedelin peşin olarak bankaya yatırılmasıyla kamulaştırma kararı kesinleşmektedir. Bu nedenle bir kamu idaresi kamulaştırma bedelini ödeyecek yeterli ödeneği olmadıkça kamulaştırma kararı alamayacaktır. Diğer taraftan, malikin kamulaştırma işlemi aleyhine idari yargıda dava açma hakkı bulunmaktadır. 2942 sayılı Kanun’da kamulaştırma bedellerinin taksitlendirilmesi belli hallere münhasır kılınmış ve bu hallerde de taksitlendirme süresinin beş yılı geçemeyeceği ve taksitlendirme halinde kamu alacakları için uygulanan en yüksek faizin uygulanması kuralı yer almaktadır.”...
...“Geçici 6 ncı maddede ise geçmişte idarelerce kamulaştırmasız el atılan taşınmazlarla ilgili olarak uzlaşma ve dava yoluna başvurma külfeti maliklere yüklenmiştir. Bu nedenle dava harçlarını ödeme yükümlülüğü de maliklerin üzerindedir. Diğer taraftan, hükmedilen tazminatın ödenmesi için bütçeden belli bir pay ayrılması ve hükmedilen tazminatlar toplamının bu ödenekten fazla olması halinde ödemelerin taksitlendirilmesi öngörülmüştür. Anayasa’nın 46. maddesindeki taksitlendirme koşullarının bulunup bulunmadığına bakılmadığı gibi, sürenin beş yılı aşması ihtimali de vardır. Ayrıca, taksitlendirme halinde 3095 sayılı Kanun’a göre ödenecek olan kanuni faiz oranı kamulaştırmada uygulanacak olan kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranından daha düşüktür.
Geçmişe yönelik bazı mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla çıkarılan ve istisnai nitelik taşıyan Geçici 6 ncı maddedeki malik aleyhine hükümlerin geleceğe yönelik olarak uygulanması halinde kamulaştırma için Anayasa ve Kanun’da öngörülen bütün güvenceler etkisiz kalabilecektir. Kuralla, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 15 yıl boyunca 2026 yılına kadar idarelerin özel mülkiyete kamulaştırmasız el atma yoluyla müdahalesine yol açılmaktadır. Böylece idareler kamulaştırma yapmak yerine, hukuka aykırı olarak el atmak suretiyle taşınmazları elde edebileceklerdir.
Gökhan / Böyle bir durumda devletin hukuka bağlılığı ilkesi zedeleneceği gibi bireyler açısından hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik de ortadan kalkacaktır. Bir hukuk devletinde kanunların hukuka aykırı uygulamaları teşvik etmesi kabul edilemez.
Anayasa Mahkemesinin 22.02.2013 tarihli resmi gazetede yayınlanan kararı ile 04.11.1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız el atmalara uygulanmak üzere 6111 sayılı yasanın geçici 2 nci maddesi ile getirilen düzenleme iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin gerekçesi incelendiğinde geçici 6 ncı maddenin 04.11.1983 tarihi öncesindeki meydana gelen kamulaştırmasız el atmalardan kaynaklanan hukuksal sorunların tasfiyesini amaçladığı, bu tarih sonrası için ise genel kuralların uygulanmasını amaç edindiği açıktır.
Teklifin 22 nci maddesi incelendiğinde teklifin, Anayasa Mahkemesinin bu iptal kararı ve gerekçesinin dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır.
Zira Anayasa Mahkemesi iptal kararında geçici ikinci maddenin tamamı iptal ederek geçici 6 ncı maddenin 1983 ve sonrası kamulaştırmasız el atma işlemlerinde uygulanmasının Anayasa’nın 2 nci 35 inci ve 46 ncı maddelerine açıkça aykırılık teşkil ettiğini hiçbir duraksamaya yer olmadan açık ve net bir biçimde tespit etmiş iken bu iptal kararı yok sayılarak aynı düzenleme yeniden ihdas edilmek istenmektedir.
Getirilmek istenen düzenleme ile 09.10.1956 tarihi ile 31.12.2012 tarihleri arasındaki tüm kamulaştırmasız el atmalar nedeniyle vatandaşların haklarına bir an evvel kavuşmalarının önü kapatılmakta, Anayasa Mahkemesinin iptal kararına da açıkça aykırı olarak yeniden uzlaşma usulü getirilmektedir. Uzlaşmanın şart koşulması Anayasa’nın 2 nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi gereğinin bir sonucu olan “kanun yoluna başvurma hakkı”nı engelleme sonucunu doğuracaktır.
Ayrıca yine bu düzenleme ile Hukukun temel ilkeleri alt üst edilmektedir. Haksız bir fiilden kaynaklanan tazminat davası niteliğinde olan dava türü HMK’ya aykırı olarak tespit davası niteliğine getirilmektedir. Tespit davalarında tespit edilen bedelin ödenmesi yönünde bir karar verilmesi usul hükümlerine aykırıdır. Bu nedenle de bu davalar bakımından yargıda içinden çıkılmaz hukuksal sorunlar oluşacaktır.
3194 sayılı yasa gereğince ilgili idare, belediye veya kamu kurumlarının yasal süre içerisinde kamulaştırma yapmaması nedeniyle 15.12.2010 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararı ile adli yargı içerisinde dava açıp haklarına kavuşan vatandaşların bu davaları tescil ve terkin kararı verme yetkisi olmayan idari yargıya gönderilmek istenmekte adli yargı ile kazanılan hakların idari yargı ile geri alınması amaçlanmaktadır. Görevli yargı yeri konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Uyuşmazlık Mahkemesi arasındaki uygulama farklılığının giderilmesi beklenirken değer tespitinin ve yargılamasının aynı usulle yapılması gereken bu davalarda bazı davaları adli yargıya bazılarını idari yargıya taşımak çok ciddi hukuksal sorunlara, vatandaşlar için de hak kayıplarına yol açacaktır.
Teklifin 23 üncü maddesi ile 2942 Sayılı Kanun’a eklenmesi öngörülen geçici 7 nci madde ile daha önceden idare adına tescil kararı verilen kamulaştırma işlemlerindeki tebligat ve işlemlerin tamamlanmış sayılacağı, bu işlemler sebebiyle hiçbir hak ve alacak talebinde bulunulamayacağı, kamulaştırılmaya veya bedeline karşı itiraz davası açılamayacağı, açılan bu davaların da bu madde kapsamında sonuçlandırılacağı hükmü getirilmektedir.
Bu hüküm açıkça hak arama özgürlüğünü engeller niteliktedir. Usule uygun olmayan işlemlerle şeklen mülkiyet hakkı elinden alınan bireylerin bu işlemlere karşı yargı yoluna başvurmalarının engellenmesi ve bu engellemenin mülga kanun maddelerine dayanılarak yapılmak istenmesi hukukun temel ilkelerine, Anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine açıkça aykırıdır.
Gökhan / Bu düzenlemenin yasalaşması halinde uluslararası değer taşıyan mülkiyet hakkı, hukuk devleti ilkesi, hak arama özgürlüğü ve hukuki güvenlik ilkeleri zedeleneceğinden hakları ihlal edilenlerin Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Yoluna ve sonrasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat etmelerine imkân verilecek ve bu başvuruların neticesinde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ciddi miktarlarda tazminat ödemek zorunda kalacağı açık bir durumdur.
Görüşülmekte olan teklif ile sorun hukuki zeminde kalıcı ve nihai olarak çözümlenmemektedir.
Aksine Anayasa Mahkemesinin iptal kararına aykırı bir düzenleme yapılmaktadır. Teklifin 34 üncü maddesinde, Türkiye Yeşilay Cemiyeti tarafından merkezi İstanbul’da olan “Türkiye Yeşilay Cemiyeti Vakfı” kurulması, vakfa, amaçlarını gerçekleştirmek üzere 5018 sayılı Mali Yönetim ve Kontrol Kanununun 29 uncu maddesine tabi olmaksızın yardım yapılmak üzere Sağlık Bakanlığı bütçesinden gerekli ödeneğin vakfa aktarılacağı öngörülmektedir.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun “Bütçelerden Yardım Yapılması” başlıklı 29 uncu maddesinde “Gerçek veya tüzel kişilere kanuni dayanağı olmadan kamu kaynağı kullandırılamaz, yardımda bulunulamaz veya menfaat sağlanamaz. Ancak, genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin bütçelerinde öngörülmüş olmak kaydıyla; kamu yararı gözetilerek dernek, vakıf, birlik, kurum, kuruluş, sandık ve benzeri teşekküllere yardım yapılabilir. Bu yardımların yapılması, kullanılması, izlenmesi, denetlenmesi ve kamuoyuna açıklanmasına ilişkin esas ve usuller Maliye Bakanlığınca hazırlanarak Bakanlar Kurulunca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.” denilmektedir.
Yukarıda saydığımız gerekçelerle bu kanun teklifine muhalefet ediyoruz.
Erkan Akçay Manisa Gökhan / MUHALEFET ŞERHİ 2/1524 esas numaralı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”ne ilişkin alt komisyon muhalefet şerhim aşağıdaki gibidir.
Bilgilerinize sunarım.
Adil Zozani Hakkâri Komisyonumuza sevk edilen Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, bugüne kadar AKP’nin yasama faaliyetinin temel dinamiğini oluşturan ve artık şaşırmadığımız torba düzenleme olarak gelmiştir. Her seferinde ısrarla vurgu yapacağımız bu yasa yapma yaklaşımı, komisyonumuzu her seferinde böyle kötü bir yasama faaliyetine zorlamakta ve yüklendiğimiz misyonun seviyesini düşürmektedir.
Maddelere gelince;
Torba Teklifin 1. Maddesi, ısrarla vurgu yaptığımız torba kanunun içinde, alakalı, alakasız her düzenlemenin yapıldığının bir kanıtı şeklindedir. Zira 1. Maddede geçen düzenleme, düzenlemenin içeriğinden alakasız ve bu teklifin konusu olmayacak niteliktedir.
Teklifin 2. Maddesi, kamuoyunda oldukça yoğun tartışmalara neden olan ve adeta torba teklife ismini veren alkollü içkilerle ilgili düzenlemedir. Maddenin alt komisyona sevk edilmemiş ilk halinde;
alkollü içkilerin üretimi ve tüketimine dönük oldukça geniş ve adeta toplumsal hayatı yeniden dizayn etme ve hayat biçimlerine müdahaleyi şiar edinmiş bir yaklaşım görülmektedir. Zira teklifin getiriliş amacı diye belirtilen, çocukların alkole özendirilmesinin engellenmesinin çok ötesinde, toplumsal yaşama müdahale etmeye varacak şekilde geniş, bir o kadar da hukuki boşluk ve yanlış yaratan bir düzenlemeyi, kelime kelime alt komisyonda tartışmak ve düzeltmek durumunda kalmış bulunmaktayız. Elbette ki, alkollü içkilerin çocuklara özendirilmesine karşı durmakta ve bu konuda bir düzenleme yapılmasını ilkesel olarak desteklemekteyiz. Ancak torba teklifin önümüze konan bu hali ve AKP’nin ideolojik yaklaşımının söylemlere vurduğu şekli gibi, alkol kullananları dışlayan ve cezalandırmayı öngören bir yaklaşıma asla prim vermeyiz.
11 fıkra ile düzenlenmiş 2. Maddede, ilk halinde oldukça hukuki yanlışlık yaratacak ifadeler ve teklifin amacını aşıp toplumsal hayata müdahaleye varan cümlelerin bir kısmı, alt komisyonumuzda her sözcüğün tartışılması suretiyle ve ısrarlı taleplerimizle yeniden düzenlenmiştir. 2. Maddenin 5.
“Eğitim, spor ve sağlık kuruluşlarına ait tesislerde, bu ürünlerin satışına izin Fıkrasında geçen verilmez” ifadesindeki eğitim ve spor kuruluşları oldukça geniş belirtilmiş ve yoğun tartışmalarımızla değişmiştir. Ancak bunu; AKP’nin muhalefet üyelerinin görüşünü önemsemesi değil, teklifin hukuki açıdan oldukça çelişkili ve yanlış ifadeler barındırması ve bu durumun teklifin bizatihi sahipleri tarafından itiraf edilmiş olması sağlamıştır.
2. Maddenin 8. fıkrasında geçen düzenleme, AKP’nin bu teklifteki çelişkilerini ortaya koymaktadır. Düzenleme ile Türkiye’de üretilen alkollü içkilerin ambalajları üzerine, alkol ürünlerinin zararlarını belirten uyarılar konarken, bu uyarıların ihraç ürünleri için konmayacağı belirtilmiştir. Oysaki yurt dışından ithal edilen, tütün ürünlerinin üzerinde bu uyarıları görmek mümkündür. Dolayısıyla, ülke içinde yapılan bu uyarı düzenlemesini, ihraç edilen ürünler için kapsam dışına almak bir çelişki ve evrensel ilkelerle bağdaşmamaktadır.
Gökhan / Torba teklifin 3. Maddesinde, 4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu’nun, mülga 7. Maddesindeki cezai müeyyideler, bu teklifin 2. Maddesindeki alkollü içkilerle ilgili değişikliklerle yeniden düzenlenmiştir. 3. Madde bu anlamda, torba teklifin ne şekilde ciddiyetsizlikle ele alındığının kanıtı şeklindedir. Zira 2. Maddede düzenlenen alkollü içeceklerle ilgili yapılan yasal düzenlemelere uymayanlara gelişigüzel cezalar yazılmıştır. Bu bağlamda, ilgili kuruluşların (Esnaf Sanatkarlar Odası gibi) görüşleri, alkollü içki satan işletmelerin ticari büyüklüğü ele alınmadan oldukça alelade bir yaklaşımla, alkol tanımı ve reklamı yapan ve 2. Maddede geniş bir şekilde ele alınan herkese 200 Bin “cezanın ucunu çok kaçırdık, TL’ye kadar ceza kesilmesi öngörülmüştür. Sonra teklif sahiplerinin, biraz fazla yazmışız” gibi bir söylemle, binlerce insanı ilgilendiren ve birçok esnafı mağdur edebilecek bu düzenlemedeki ciddiyetsizlikleri açıkça görülmüştür.
“Alkollü içkilerin satış ve Teklifin 4. Maddesinde, yine 4250 sayılı kanunda değişiklik yapılarak, tüketimine yönelik ticari faaliyetler, ancak mahalli mülki amirin izni ile icra edilebilir” düzenlemesi yapılmış ve alkollü içki işyeri ruhsatı verme yetkisinin, belediyelerden ilin mülki amiri, yani vali ya da kaymakama devredilmesi öngörülmüştür. Bugün demokrasi mücadelesi veren herkes, Türkiye’nin katı merkeziyetçi yapısının değişmesine ilişkin sürekli bir dönüşüme gidilmesini beklerken, bu konuda Avrupa Konseyi ve AB’nin Türkiye’ye dönük yoğun eleştirileri varken, halen merkeziyetçi yapının korunmasına dönük düzenleme yapmak AKP’nin yerinden yönetime yaklaşımını görmek açısından önemlidir. Üstelik teklifi veren AKP’li milletvekilinin bu düzenlemeyi savunurken; bazı belediye başkanlarının içki ruhsatı vermediği kişiler tarafından tehdit edildiğine ilişkin sözleri, kanun yapmayı toplumsal bir gereklilikten öte, bireysel taleplere indirgeyen bir ciddiyetsizliğe işaret etmektedir. Elbette ki, yereli ilgilendiren her kararı, seçilmiş bir temsilci ve o temsiliyet makamı, yani yerel yönetimler yerine getirir, atanmış mülki amirler değil. Ayrıca işyeri açma ruhsatını dünyanın herhangi bir yerinde mülki amirin vermediği oldukça açıktır. Bu yönlü tartışmalarımızla, teklifin ilk halindeki bu düzenleme, madde metninden çıkarılmış ve mevcuttaki gibi kalmıştır.
Torba teklifin değiştirilmemiş ilk halindeki 8. Maddesi, değiştirildikten sonraki 12. maddesi oldukça tartışmalı bir maddedir. Bu düzenleme ile; Kur’an kursu, yurt ve pansiyonların iaşe ve ibate ihtiyaçları ile diğer harcamalarına ilişkin bütçelerini, mali yıl itibarıyla düzenleme işi Başbakanlık Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün görevleri arasına alınmıştır. Yani, Kur’an kursunda okuyan ve yurtlarda kalan öğrencilerin bütün giderlerinin bütçe tarafından karşılanması öngörülmüştür. Bu noktada, temel karşı çıkılması gereken husus, devletin din hizmetlerine doğrudan müdahalesini içeren bir düzenleme olmasıdır. Zira mevcut durumda, bu giderler gönüllü kuruluşlar tarafından yapılmaktadır. Dini faaliyetlerin, toplumun kendi inisiyatifine bırakılması, toplumsal dayanışmayı güçlendirir. Ancak burada da görüldüğü gibi, devletin dini faaliyetlere doğrudan müdahalesi, dini düzenlemesi, şekillendirmesi ve idaresini eline alması, 28 Şubat sürecinde yaşananları ve bu “Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, kararların 2. maddesini hafızalara getirmektedir.
devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.” Bu karar, kendini 28 Şubat sürecindeki mağduriyet üzerinden var eden ve bu ajitasyon ile iktidarını pekiştiren AKP’nin, dini kendi kontrolü altına alarak, adeta kendi eliyle 28 Şubat’a geri dönmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Torba teklifin 15. Maddesinde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne 300 kadar öğretim elemanı kadrosu ihdas edilmiş ve ekli cetvelle bu öğretim elemanlarının kategorizasyonu yapılmıştır. Bu kadro ihdasının, özellikle ülkenin dezavantajlı üniversitelerinden biri olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ne verilmesi elbette ki tarafımızdan olumlu karşılanmıştır. Ancak, bu madde alt komisyonda, madde metninden yoğun itirazlarımıza rağmen çıkarılmış ve gerekçe olarak Başbakanlık’ta yeni bir yasa tasarısı hazırlığı olduğu belirtilmiştir. AKP’nin yasamayı kendi güdümünde bir erk olarak tanımlamasının ve keyfi davranmasının çok açık bir delilidir bu durum.
Gökhan / Zira Başbakanlık’ta böyle bir çalışmanın bütün üniversiteler için yapıldığı söylemi açık bir örtbas etme durumudur. İşin gerçeği, komisyon üyesi vekillerin ve teklifi veren vekillerin kendi bölgelerindeki üniversitelerden gelebilecek tepkiden çekinmeleri durumudur. Bu komisyondaki tartışmada açıkça dile getirilmiştir. Dolayısıyla, maddenin önce teklife eklenmesi, sonra vekillerin seçim bölgelerine ilişkin bireysel kaygılardan dolayı çıkarılması, AKP’nin sorumsuzluğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Torba teklifin bir diğer tartışmalı maddesi 19. Maddedeki düzenlemedir. Bu düzenleme ile 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununa geçici madde eklenerek 26/7/2008 tarihinden önce görevlerine başlamış vergi inceleme elemanlarının Maliye Bakanlığı tarafından yapılacak özel bir sınavla yeminli mali müşavir olmalarının yolu açılmıştır. Bu düzenleme, elbette ki 2008’den önce yeminli mali müşavir olmayı planladığı için bu kuruma gelen birçok vergi inceleme elemanı açısından mağduriyeti giderici olabilir. Ancak özel bir sınav olması ve mevcut durumda çok başka mağduriyeti olan adayların varlığı bu maddenin çok ciddi tartışılmasına neden olmuştur. Teklifi getiren AKP’li üyelerin dahi bu maddeyle ilgili birbirinden farklı tutumları ve kafa karışıklığı bu maddenin bu teklife hangi amaçla konduğu konusunda bir soru işareti yaratmıştır. Düzenleme teklif metninden çıkarılsa da, mevcut durumdaki mağduriyetlerin giderilmesi için spesifik olarak bir zümreye dönük olmayan kapsamlı bir düzenlemenin yapılması gerekmektedir.
Teklifin 22. Maddesinde Kamulaştırma Kanununda değişiklik yapılmakta ve işlemleri tamamlanmadığı veya kamulaştırmanın hiç yapılmadığı halde kamu hizmetine ayrılmış veya kamu yararına dönük ihtiyaca tahsis edilmiş taşınmazla ilgili dava açılabilmesi için yirmi yıllık hak düşürücü süreyi öngören 38. Maddenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptali sonrası ve uygulamada karşılaşılan başka sorunların çözümü için kanunun geçici 6. maddesinde bir düzenleme yapılmıştır.
Genel olarak bu düzenlemeye cepheden karşı olmaktan ziyade, eksik bir uygulama olduğunun altını çizmek gerekir. Zira düzenlemenin kamulaştırma meselesi üzerinden mağduriyet yaşayan binlerce vatandaşa kalıcı bir çözüm getirmediği açıktır. Düzenlemede, belediye ile malik arasında kamulaştırma meselesi üzerinden açılan davalarda uzlaşma yoluna gidilmesi esas alınmıştır. Ancak belediyelerde, özellikle de mali gücü, personel giderlerine dahi oldukça yetersiz olan küçük belediyelerde, vatandaşın beklediği kamulaştırma bedelinin belediye tarafından ödenmesi oldukça zordur. Uzlaşmaya gidilmesi ise, bedelin vatandaşa ödenmesi ve vatandaşın mağduriyetinin giderilmesi açısından, daha da uzun bir döneme yayılmasına ve bu konuda vatandaşın mağduriyetinin derinleşmesine neden olacaktır. Bu açıdan, bu düzenlemede temel olarak ele alınması gereken, özellikle ödeme güçlüğü çeken dezavantajlı belediyelerin kamulaştırdığı, ancak bedelini ödeyemediği kamulaştırma uygulamalarının maliye tarafından ödenmesinin sağlanmasıdır. Bu bağlamda, bu düzenlemenin sorunun kendisine kalıcı çözüm getirmediği ve taşınmazlarına kamulaştırma ile el konulmuş, ancak bedeli belediyeler tarafından ödenmemiş vatandaşların mağduriyetleri göz önünde bulundurulup, bu düzenlemede bedellerin Maliye Bakanlığı tarafından ödenmesi mümkün kılınmalıdır.
Yukarıda belirttiğim hususlar çerçevesinde, 2/1524 esas numaralı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin alt komisyonda kabul edilmiş bu metnine karşı oy kullanacağımı belirtmekteyim.
Gökhan / ALT KOMİSYON METNİ BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK